İyiBirYer

Google
 
Google Gruplar
İyiBirYer grubuna kayıt ol
E-posta:
Bu grubu ziyaret et

21/8/2009

Cüneyd-i Bağdadî

Velilerin seyyidi olarak bilinen Cüneyd-i Bağdadi (kuddise sirrûhu),
Nihavend’de doğmuş, Bağdat’ta büyümüş, o günkü doğunun bütün İslâm
merkezlerini gezerek ünce ilim, irfan elde etmiş, sonra da kazandığı
bu yüce meziyetler yaşadığı tasavvufi faziletleriyle Müslümanlara
faydalı olmuş, irşadda bulunmuştur

Çocukluğunu yaşadığı Bağdat’ta, İmamı Şafiî’nin talebesi Ebû Sevr’den
fıkıh, tefsir, hadis, kelâm gibi şer´i ilimleri okumuş, civarda
bulunan diğer din ulemasından muhtaç olduğu ikmal edici bilgileri de
elde ettikten sonra dayısı olan büyük velî, meşhur zâhid Seriyyü’s-
Sakati’nin tasavvuf derslerine devam etmiştir

Üçüncü asrın büyük velisi aziz zâhid Seriyyü’s-Sakati, yeğeni
Cüneyd’le ciddi şekilde meşgul olmuş, Ona, tavsiye ettiği nefis
terbiyesi sayesinde velilerin seyyidi derecesine yükselme şerefini
kazandırmıştır

Cüneyd-i Bağdadi, senelerce süren nefs ve beşeri arzularını yenme
mücahedesi sonunda ruhen tekâmül edip, hislerini kontrol altına alarak
tam bir ihlâsa kavuştuğu sırada, hem neseben dayısı, hem de manevî
sahada inkişafına sebep olan üstadı Seriy, Ona cemaatı irşad
müsaadesini vermiştir Ancak, Cüneyd, hâlâ kendisinden emin değildir
Nefsini ıslah etmediği, kimseye nasihat etme derecesine yükselmediği
kanaatindedir Bu yüzden dayısı ve üstadı Seriyyü’s-Sakati’nin
teklifine hemen evet diyemez, beklemeyi tercih eder Ne var ki,
beklemekte olduğu o günlerde gördüğü mühim bir rüyada, kendisine
tebessümle bakan Hazret-i Resûlüllah, şöyle emir verir:

"Cüneyd! Artık müminlerin arasına karış ve onlara ebedi hayata ait
hakikatleri anlat, ikaz olmalarına yardım et!"

Bu rüyayı gördüğü anda yatağından fırlayan Cüneyd sabahı zor bulur
Namazdan sonra ilk işi üstadının kapısını çalmak olur Cüneyd´i
tebessümle karşılayan üstadı, henüz Cüneyd hiçbir şey anlatmadan Ona
şu karşılığı verir:

"Haydi, şimdi de vazifeden kaç da görelim! Bizim sözümüzle amel
etmeyebilirsin ama Resûlüllah’ın emri?

Onun emrinde de tereddüt edebilir misin? Doğru vazife başına!"

Cüneyd utancından üstadının yüzüne bakamaz ve o günden sonra Bağdat,
Basra, Küfe ve Hicaz´a varıncaya kadar bütün İslâmi muhitlerde
konuşur, ilim ve feyzinden umumun istifade etmesini sağlar


Hazret-i Cüneyd ilk senelerde gittiği hacda maneviyat büyüklerinin
Harem-i Şerifte toplanıp sohbet ettiklerine şahit olur Hemen yanlarına
yaklaşıp, bir köşeye oturarak sohbetlerini dinlemeye başlar

Şükür mevzuunu konuşurken her biri bir tarif yapar Bir ara kendisine
de sorarlar:

"Söyle bakalım, Bağdatlı genç! Şükür nedir sana göre?"

Şöyle cevap verir Hazret-i Cüneyd:

"Şükür, Allah´ın ihsan ettiği nimetlerle Allah´a isyan etmemek, o
nimetleri haram olan yerde asla kullanmamaktır!"

Maneviyat büyükleri bu kısa ve kesin cevabı pek beğenip, birbirlerine
bakarlarken, içlerinden biri şöyle der:

"Bu misafir, Seriyyü´s-Sakati´nin talebesidir!"

Gariptir ki, daha sonra üstadı Seriy, şükrün bu tarifini duyunca
kimden öğrendiğini sorar O da:

"Zatınızın derslerinden anladığım şükür, bundan başkası değildir
efendim" diye cevap verir Bundan sonra Seriy, Cüneyd’i iyice kendi
hâline bırakır ve şöyle âlicenapça bir söz de söyler:

"Cüneyd, üstadını geçmiştir Bunu açıkça itiraf ediyorum, artık
müşküllerinizi ona sorabilirsiniz!"

Tasavvufta pek çok görülen vecd hâli için şöyle söyler Hazret-i
Cüneyd:

"Vecd (ruhi zevk ve heyecan) ilmin içinde olmalı, yoksa ilim vecdin
içinde olmamalı!"

Büyük mutasavvıf, bu sözüyle tasavvuf ehli zatlara şu hatırlatmayı
yapmaktadır:

"Tasavvuftaki zevkinize ilim hâkim olmalı, bu yolda ilimle
yürümelisiniz Yoksa ilminize tasavvuf hâkim olup da, ilimsiz yürümeye
kalkışmamalı, ilmi tasavvufa tâbi kılmamalısınız"

Gerçekten de ilmi olmayan bazı cahillerin ehl-i tarika zarar
verdikleri, olmayacak iddia ve gösterişlerde bulunarak, zahir ehlini
tasavvuftan kaçırdıkları, hatta aleyhlerine bile çevirdikleri
görülmüştür

Bundan dolayıdır ki, mana büyükleri, "dışı dine uygun olmayan şeyin
içi de dine uygun olmaz" demişler, mutlaka zahirdeki görünüşün de,
dine uygun olması gerektiğini, aksi halde dışı dine aykırı görülen bir
davranışın içinde dine uygunluk olamayacağını ısrarla söylemişlerdir

Nitekim elinde içki şişesiyle dolaşan bir adamın zahiri, dine
muhaliftir Artık bunun batınında da dine uygun bir hâl olmaz Olduğu
ileri sürülse bile, bu iddia makbul sayılmaz Zaten batınında kutsi
meziyet olsa, zahirini de düzeltecek, görenlerin su-i zanna kapılıp
günah kazanmalarına sebep olmayacaktır

Büyük Veli, kalbe gelen şeyleri tasnif ederken de şöyle bir sıralama
yapar:

Kalbe gelen düşünceler dört türlü olur:
1) Cenâb-ı Hak’tan gelir, kulu uyarmaya matuf bulunur
2) Melek tarafından gelir, kulu iyiliğe yöneltir
3) Nefisten gelir, sahibini günah olan şeylere sevkeder
4) Şeytandan gelir, öfkeye ve yeise atmaya müteveccih olur Kul,
bunları iyi ayıklamalı, iyiliğe sevkedenin

Rahmani, kötülüğü hatırlatanın da şeytanî olduğunu bilmeli,
kötülüklerin üzerinde durup da vesveseye mağlup olmamalıdır"

Üçüncü hicret asrının başlarında şöyle bir söz meşhur olmuştur:

"Bağdad’ı Cüneyd; Şam’ı Ebû Abdullah Celâ, Nişapur’u Hiyere vaizi Ebû
Osman ihya etmiştir!"

Gerçekten de Bağdat’ta tasavvufi dersleriyle büyük hizmetler yapmış
olan Cüneyd Hazretleri, tasavvufu tek cümleyle tarif ederken şöyle
demiştir:

"Tasavvuf, ıstıfa´dan gelmektedir Istıfa´ ise, seçilmek ayrılmak
demektir Kul fani olan herşeyden seçilip ayrılacak baki olan Allah
rızasından gayrı şey düşünmeyecektir İşte tasavvuf bundan ibarettir"

Hazret-i Cûneyd gerçek sofi ve ihlâslı dindarları tarif ederken de
şöyle der:

"Hakikî sofinin kalbi, İbrahim Aleyhisselam gibi dünya sevgisinden
uzak olur Teslimiyeti, baba elinde kurban olmaya rıza gösteren İsmail
Aleyhisselâm gibi kavi olur Şevki, Mûsâ Aleyhisselâm’ın münâcatı
sırasındaki şevki gibi yüce olur Sabrı, Eyyüb Aleyhisselâm’ın sabrı
gibi sağlam olur İhlâsı da Muhammed Aleyhisselâm’ın ihlâsı gibi tam
olur"

Hz Cüneyd’e biri sorar:

"Ey Müslümanların aziz mürşidi, belânın büyüğü nedir, söyler misin?"

Şöyle cevap verir:

"Belânın büyüğü, belâ vereni bilmemektir Bu da gafletten ileri gelir"

Milâdi 910’da (H 298) Bağdad´da 91 yaşında vefat eden Seyyidü’t-Tâife
Hazret-i Cüneyd, üstadı, aynı zamanda da dayısı olan Seriyyü’s-
Sakatî’nin yanına defnolunmuştur

Seriyy´in üstadı büyük kutuplardan Mâruf-u Kerhi’dir Onun üstadı da
İmam Ali Rızâ’dır Böylece Cüneyd’in irşat silsilesi en kısa yoldan
Resûlüllah’a erişmektedir

21/8/2009

Öğretmen Süleyman...

Şubatın son günleri…
Karlı dağların kucağında üşüyen Çin sınırındaki Narin Şehri'nden dönüyoruz. Karlı yamaçlarda atlar, yaylıyor. Karların altındaki otlara erişmek için ayakları ile karları eşeledikleri için her taraf uçsuz bucaksız kar nadasları…
Bu hayvanlar, karınlarını doyurabilmek için değil, açlıktan ölmemek için, gecenin ayazını, kurtların saldırısını göze alıyorlar.
Dağların dorukları hala karlarla kaplı olsa da düzlüklerde kabaran toprak buhar buhar tütüyor, gelen bahardan müjdeler veriyor.
Bozkırın koynuna sokulmuş bir şehir görünüyor uzaktan.
Ana duvarları sarıya, çıkıntılı yerleri de kiremit rengine boyanmış güzel bir okul, tatlı esintiler taşımaya başlıyor yüreğimize.
Bir bahar yeli doluyor gönlümüze.
Süleyman Öğretmeni ilk kez işte bu okulda görmüştüm.
Henüz otuz yaşlarında bir delikanlıydı. İri yapılı, uzun boylu, dolgun yanaklı, ipek saçlıydı.
İlk aşkına koşan bir yiğit gibi koşmuştu, Karahanlılar'ın başkenti olan bu şehre.
Omuzları geniş, bakışları zirvelerdeki kayalardan bakan kartalı andırıyordu
Derinlerden bakan gözleri, kararlıydı.
Bu mütevazı öğretmenle, Tanrı Dağlarının eteklerinde bir kez daha karşılaştık.
Bizi görünce güven veren, yiğit yüzü yine gülümsedi.
İri yapısından bir şey kaybetmemiş, yanakları hala dolgun ama ipek saçları bir hayli seyrelmişti.
Sanki dünyanın kuruluşundan beri hep buralardaydı
Yıllar onu, hem yormuş, hem de iyice olgunlaştırmıştı.
O zamanki okulun derme çatma bir görüntüsü vardı.
Şimdi o eski okuldan eser kalmamıştı.
Okulun yolculuğunu Süleyman Öğretmenden dinlemek istedik.
Önce pek konuşmak istemedi.
Israr edince başladı anlatmaya;
“ 'Bu sevdanın bağrında ölmek güzeldir' diyerek düştük yollara.
İçimize hicret ateşini atan Hocamın duasını almak için yanına gittiğimde; Kırgızistan'a gideceğimi öğrenmiş , beni beklerken buldum kendisini.
Biraz da geç kalmıştım, beni görünce;
“Türkiye'de çalıştığın yeter. Bir insan için ilk yıl alışmadır, ikinci yıl olgunlaşma, üçüncü yıl yaşlanmadır; gidelim bir ömür boyu hizmet edelim hicret diyarlarında.” sözlerini hiç unutamıyorum. Bana bir takım elbise verdi.
Belli ki yollarda dar geçitler vardı.
Tokmok Şehrine ilk geldiğimde bozkır, buğulu yaz sıcaklarında yıkanıyordu.
Şehir Valisi iyi bir insandı.
Bize birkaç bina gösterdi ama hepsi de baya masraf gerektiriyordu. Ben, bu binayı beğendim. Ama o zaman burası da çok kötü durumdaydı.
Lidiya adında, Rus bir vali yardımcısı vardı. Beni yıldırmak için elinden geleni yapıyordu.
Bir gün beni odasından bile kovdu.
Kalbim çok kırılmıştı.
Çaresizdim.
Bütün masraflar Türkler tarafından karşılanacaktır, diyerek anlaşmayı imzalamak zorunda kaldım.
Türkiye'den beklenen yardım bir türlü gelmiyordu.
Günler geçiyor, okulun açılma vakti de yaklaşıyordu.
Okulda işçilerle birlikte gece gündüz çalışıyordum.
İnşaat süresince, aylarca altı metre karelik beton yerde bir battaniyenin üzerinde yattım.
O yıl, okula 52 öğrenci kayıt yaptırdı.
Okulun açılışına birkaç gün kalmasına rağmen henüz hiçbir eşyası yoktu.
12. Okul'un müdiresi iyi bir insandı. Ondan iki sınıflık emanet masa ve sıralar aldım.
Yemek masasının birisini müdür masası yaptım. Müdür odası,Öğretmenler odası, kayıt odası hepsi aynı odaydı.
17 Ekim 1994 Pazartesi günü, üç öğretmen arkadaşla birlikte okulun açılışını yaptık.
Kırgız ve Türk bayrakları Tanrı Dağlarının eteklerinde dalgalanmaya başladı.
Bayraklarımız, bir birlerine doğru uzanıyor, aralarında durmadan bir şeyler konuşuyorlardı .
İki ülkenin İstiklal Marşları, bozkırda özgürce yayıldı, karlı dağların tepelerine tırmandı.
Öğrenciler, mutlu bir şekilde sınıflarına giriyorlardı. Ömrümün en mutlu anlarını yaşıyordum.
“Bu kış, bahar besteleriyle gelecek” diye düşünürken,
Kış, Tanrı Dağları'ndan dev adımlarla üzerimize doğru inmeye başladı.
Bozkırda yazdan kalma ne varsa silip süpürdü.
Çatılar yağan karla kapandı.
Okulun çatısı da akmaya başladı.
Yağmur damlalarının insan beynini ne kadar rahatsız ettiğini o zaman anladım.
Kış boyunca, akmayan bir yer bulabilmek için emanet masanın yeri, değişti durdu.
Okulda kalorifer ve elektrik sistemi yoktu.
Umutlarımın iyice tükendiği bir gece, yorgun ve bitkin bir şekilde kendimi yine o battaniyenin üzerine bırakmıştım.
Öylece uyumuş kalmışım.
Bir de ne göreyim, Güllerin Efendisi(sav) , etrafındaki ışık süvarileri ile okulumuzu ziyarete gelmişler. Gecenin karanlığını delen nurdan bir koridorda yürüyerek okulu geziyorlar.
Sonraları trafik kazasında vefat eden Kırgız yardımcım Bakıtcan, önden koşarak kapıları açıyordu.
Ben, Efendimiz'e (a.s) projelerimizi sormak istiyordum ama utancımdan yanına yaklaşamıyordum.
Hz Ömer'den (ra),yardım istedim.
Hz Ömer (ra), gidip durumu aktarınca Efendimiz (a.s)arkasına döndü ve elini ileriye doğru uzatarak bütün projeleri başlatsınlar” buyurdu.
Ama ne ile, hiç paramız yoktu…
İki gün sonra Vali Bey ansızın okula geldi.
Sınıflarda öğretmenler ve öğrenciler paltolarla oturuyor, çatıdan sular damlıyordu.
Türkiye'den gelen öğretmen arkadaşlar, alışkın olmadıkları için elleri soğuktan morarmış simsiyah olmuştu.
Vali Beye çay ikram etmek istedikse de, çay kaşığı ve şekeri olmadığı için ona da muvaffak olamadık.
Çok mahcup olmuştuk
Vali bey çok üzüldü.
Giderken, “Süleyman Bey! Bunlar bizim çocuklarımız, üşüyor bunlar, yarın hepsi hasta olur bunların, hani söz vermiştiniz her şeyi yapacağınıza” dediğinde, yer yarılsa yerin dibine geçecektim.
“Bu kadar yapabildik efendim.” dedim.
Aynı gün, valilikten çağrıldığımı söylediler.
Okulda telefon bile yoktu.
Kısa yoldan valiliğe ulaşmak için tarlalardan, ara yollardan yürüyordum.
Hava çok soğuktu.
Göz yaşlarım yanaklarımda donuyordu.
“Kesin okulumuzu kapatacaklar” diye ağlıyordum. Valilikte ağlamamak için göz yaşlarımı yollara döküyordum.
Vali Bey'in odasına girdiğimde, bir de baktım ki Lidiya Hanım da dahil bütün mülki erkan orada.
“Eyvah! Kesin okulum kapandı.”diye geçirdim içimden. Yüreğim bir güvercin yüreği gibi inip kalkmaya başladı.
Göz ucuyla bir saydım tam 21 kişiydiler.
Aslanların arasındaki çaresiz ve ürkek bir ceylan gibiydim.
İlk sözü Lidya Hanım aldı:
“Ben Süleyman Beye demiştim ki; siz Kırgızlar'la
aynı kökten geliyorsunuz, gün gelir bizi buralardan kovarsınız”
O bu sözleri söylerken kalbim duracak gibiydi.
“Ama beni okula davet ettiler. Biz çok uluslu bir ülkeyiz. Bu okulda farklı milletlerin çocukları okuyor. Okulda kardeşlik havası var. Çocuklar birbirine çok saygılı. Benim oturduğum mahallede bir çocuk bu okulda okuyor. Annesi babası ayrılalı yıllar olmuştu. Çocuk bu okula başladıktan sonra tekrar bir araya gelip birlikte yaşamaya başladılar. Ben yanlış ve önyargılı sözlerimden dolayı Süleyman Bey'den özür diliyorum.”
“Aman Allah'ım! Daha dün odasından beni kovan kadın bu değil miydi, kim yumuşatmıştı gönlünü, nasıl da erimişti buzlar?”
Lidiya Hanımın sözleri, baharla birlikte eriyen karların altındaki suların tatlı şırıltısı gibi dolmuştu odanın içine.
Ben, derin bir nefes almıştım.
Vali Bey bana dönerek;
“Ne istiyorsun” dedi.
Çatı, Bahçe duvarı, kalorifer, elektrik sistemi…Taleplerim uzayıp gidiyordu.
Finans müdürüne dönerek bunları not almasını ve ayrıca okulun hesabına da yüklüce bir para aktarılmasını söyledi.
Ertesi gün okul şantiyeye dönmüştü.
Eğer buralarda bir tek ananın gözyaşlarını dindirebildikse ne mutlu bize.
Şimdi düşünüyorum da; Köyüm Yunus Emre'den ayrılıp, Anadolu'dan Yunus gibi yollara düşerken, ilk defa göz yaşlarına şahit olduğum babamın buruk bakışları aklıma geliyor. Ve yine o ardı arkası kesilmeyen gözyaşlarını görünce anama söylediğim sözler aklıma geliyor.
“Ağla anam ağla, ağla ki dünyadaki analar ağlamasın”

21/8/2009

Öğretmen Süleyman...

Şubatın son günleri…
Karlı dağların kucağında üşüyen Çin sınırındaki Narin Şehri'nden dönüyoruz. Karlı yamaçlarda atlar, yaylıyor. Karların altındaki otlara erişmek için ayakları ile karları eşeledikleri için her taraf uçsuz bucaksız kar nadasları…
Bu hayvanlar, karınlarını doyurabilmek için değil, açlıktan ölmemek için, gecenin ayazını, kurtların saldırısını göze alıyorlar.
Dağların dorukları hala karlarla kaplı olsa da düzlüklerde kabaran toprak buhar buhar tütüyor, gelen bahardan müjdeler veriyor.
Bozkırın koynuna sokulmuş bir şehir görünüyor uzaktan.
Ana duvarları sarıya, çıkıntılı yerleri de kiremit rengine boyanmış güzel bir okul, tatlı esintiler taşımaya başlıyor yüreğimize.
Bir bahar yeli doluyor gönlümüze.
Süleyman Öğretmeni ilk kez işte bu okulda görmüştüm.
Henüz otuz yaşlarında bir delikanlıydı. İri yapılı, uzun boylu, dolgun yanaklı, ipek saçlıydı.
İlk aşkına koşan bir yiğit gibi koşmuştu, Karahanlılar'ın başkenti olan bu şehre.
Omuzları geniş, bakışları zirvelerdeki kayalardan bakan kartalı andırıyordu
Derinlerden bakan gözleri, kararlıydı.
Bu mütevazı öğretmenle, Tanrı Dağlarının eteklerinde bir kez daha karşılaştık.
Bizi görünce güven veren, yiğit yüzü yine gülümsedi.
İri yapısından bir şey kaybetmemiş, yanakları hala dolgun ama ipek saçları bir hayli seyrelmişti.
Sanki dünyanın kuruluşundan beri hep buralardaydı
Yıllar onu, hem yormuş, hem de iyice olgunlaştırmıştı.
O zamanki okulun derme çatma bir görüntüsü vardı.
Şimdi o eski okuldan eser kalmamıştı.
Okulun yolculuğunu Süleyman Öğretmenden dinlemek istedik.
Önce pek konuşmak istemedi.
Israr edince başladı anlatmaya;
“ 'Bu sevdanın bağrında ölmek güzeldir' diyerek düştük yollara.
İçimize hicret ateşini atan Hocamın duasını almak için yanına gittiğimde; Kırgızistan'a gideceğimi öğrenmiş , beni beklerken buldum kendisini.
Biraz da geç kalmıştım, beni görünce;
“Türkiye'de çalıştığın yeter. Bir insan için ilk yıl alışmadır, ikinci yıl olgunlaşma, üçüncü yıl yaşlanmadır; gidelim bir ömür boyu hizmet edelim hicret diyarlarında.” sözlerini hiç unutamıyorum. Bana bir takım elbise verdi.
Belli ki yollarda dar geçitler vardı.
Tokmok Şehrine ilk geldiğimde bozkır, buğulu yaz sıcaklarında yıkanıyordu.
Şehir Valisi iyi bir insandı.
Bize birkaç bina gösterdi ama hepsi de baya masraf gerektiriyordu. Ben, bu binayı beğendim. Ama o zaman burası da çok kötü durumdaydı.
Lidiya adında, Rus bir vali yardımcısı vardı. Beni yıldırmak için elinden geleni yapıyordu.
Bir gün beni odasından bile kovdu.
Kalbim çok kırılmıştı.
Çaresizdim.
Bütün masraflar Türkler tarafından karşılanacaktır, diyerek anlaşmayı imzalamak zorunda kaldım.
Türkiye'den beklenen yardım bir türlü gelmiyordu.
Günler geçiyor, okulun açılma vakti de yaklaşıyordu.
Okulda işçilerle birlikte gece gündüz çalışıyordum.
İnşaat süresince, aylarca altı metre karelik beton yerde bir battaniyenin üzerinde yattım.
O yıl, okula 52 öğrenci kayıt yaptırdı.
Okulun açılışına birkaç gün kalmasına rağmen henüz hiçbir eşyası yoktu.
12. Okul'un müdiresi iyi bir insandı. Ondan iki sınıflık emanet masa ve sıralar aldım.
Yemek masasının birisini müdür masası yaptım. Müdür odası,Öğretmenler odası, kayıt odası hepsi aynı odaydı.
17 Ekim 1994 Pazartesi günü, üç öğretmen arkadaşla birlikte okulun açılışını yaptık.
Kırgız ve Türk bayrakları Tanrı Dağlarının eteklerinde dalgalanmaya başladı.
Bayraklarımız, bir birlerine doğru uzanıyor, aralarında durmadan bir şeyler konuşuyorlardı .
İki ülkenin İstiklal Marşları, bozkırda özgürce yayıldı, karlı dağların tepelerine tırmandı.
Öğrenciler, mutlu bir şekilde sınıflarına giriyorlardı. Ömrümün en mutlu anlarını yaşıyordum.
“Bu kış, bahar besteleriyle gelecek” diye düşünürken,
Kış, Tanrı Dağları'ndan dev adımlarla üzerimize doğru inmeye başladı.
Bozkırda yazdan kalma ne varsa silip süpürdü.
Çatılar yağan karla kapandı.
Okulun çatısı da akmaya başladı.
Yağmur damlalarının insan beynini ne kadar rahatsız ettiğini o zaman anladım.
Kış boyunca, akmayan bir yer bulabilmek için emanet masanın yeri, değişti durdu.
Okulda kalorifer ve elektrik sistemi yoktu.
Umutlarımın iyice tükendiği bir gece, yorgun ve bitkin bir şekilde kendimi yine o battaniyenin üzerine bırakmıştım.
Öylece uyumuş kalmışım.
Bir de ne göreyim, Güllerin Efendisi(sav) , etrafındaki ışık süvarileri ile okulumuzu ziyarete gelmişler. Gecenin karanlığını delen nurdan bir koridorda yürüyerek okulu geziyorlar.
Sonraları trafik kazasında vefat eden Kırgız yardımcım Bakıtcan, önden koşarak kapıları açıyordu.
Ben, Efendimiz'e (a.s) projelerimizi sormak istiyordum ama utancımdan yanına yaklaşamıyordum.
Hz Ömer'den (ra),yardım istedim.
Hz Ömer (ra), gidip durumu aktarınca Efendimiz (a.s)arkasına döndü ve elini ileriye doğru uzatarak bütün projeleri başlatsınlar” buyurdu.
Ama ne ile, hiç paramız yoktu…
İki gün sonra Vali Bey ansızın okula geldi.
Sınıflarda öğretmenler ve öğrenciler paltolarla oturuyor, çatıdan sular damlıyordu.
Türkiye'den gelen öğretmen arkadaşlar, alışkın olmadıkları için elleri soğuktan morarmış simsiyah olmuştu.
Vali Beye çay ikram etmek istedikse de, çay kaşığı ve şekeri olmadığı için ona da muvaffak olamadık.
Çok mahcup olmuştuk
Vali bey çok üzüldü.
Giderken, “Süleyman Bey! Bunlar bizim çocuklarımız, üşüyor bunlar, yarın hepsi hasta olur bunların, hani söz vermiştiniz her şeyi yapacağınıza” dediğinde, yer yarılsa yerin dibine geçecektim.
“Bu kadar yapabildik efendim.” dedim.
Aynı gün, valilikten çağrıldığımı söylediler.
Okulda telefon bile yoktu.
Kısa yoldan valiliğe ulaşmak için tarlalardan, ara yollardan yürüyordum.
Hava çok soğuktu.
Göz yaşlarım yanaklarımda donuyordu.
“Kesin okulumuzu kapatacaklar” diye ağlıyordum. Valilikte ağlamamak için göz yaşlarımı yollara döküyordum.
Vali Bey'in odasına girdiğimde, bir de baktım ki Lidiya Hanım da dahil bütün mülki erkan orada.
“Eyvah! Kesin okulum kapandı.”diye geçirdim içimden. Yüreğim bir güvercin yüreği gibi inip kalkmaya başladı.
Göz ucuyla bir saydım tam 21 kişiydiler.
Aslanların arasındaki çaresiz ve ürkek bir ceylan gibiydim.
İlk sözü Lidya Hanım aldı:
“Ben Süleyman Beye demiştim ki; siz Kırgızlar'la
aynı kökten geliyorsunuz, gün gelir bizi buralardan kovarsınız”
O bu sözleri söylerken kalbim duracak gibiydi.
“Ama beni okula davet ettiler. Biz çok uluslu bir ülkeyiz. Bu okulda farklı milletlerin çocukları okuyor. Okulda kardeşlik havası var. Çocuklar birbirine çok saygılı. Benim oturduğum mahallede bir çocuk bu okulda okuyor. Annesi babası ayrılalı yıllar olmuştu. Çocuk bu okula başladıktan sonra tekrar bir araya gelip birlikte yaşamaya başladılar. Ben yanlış ve önyargılı sözlerimden dolayı Süleyman Bey'den özür diliyorum.”
“Aman Allah'ım! Daha dün odasından beni kovan kadın bu değil miydi, kim yumuşatmıştı gönlünü, nasıl da erimişti buzlar?”
Lidiya Hanımın sözleri, baharla birlikte eriyen karların altındaki suların tatlı şırıltısı gibi dolmuştu odanın içine.
Ben, derin bir nefes almıştım.
Vali Bey bana dönerek;
“Ne istiyorsun” dedi.
Çatı, Bahçe duvarı, kalorifer, elektrik sistemi…Taleplerim uzayıp gidiyordu.
Finans müdürüne dönerek bunları not almasını ve ayrıca okulun hesabına da yüklüce bir para aktarılmasını söyledi.
Ertesi gün okul şantiyeye dönmüştü.
Eğer buralarda bir tek ananın gözyaşlarını dindirebildikse ne mutlu bize.
Şimdi düşünüyorum da; Köyüm Yunus Emre'den ayrılıp, Anadolu'dan Yunus gibi yollara düşerken, ilk defa göz yaşlarına şahit olduğum babamın buruk bakışları aklıma geliyor. Ve yine o ardı arkası kesilmeyen gözyaşlarını görünce anama söylediğim sözler aklıma geliyor.
“Ağla anam ağla, ağla ki dünyadaki analar ağlamasın”

21/8/2009

Sen gerçekten inanmışşın

Kur'an'a aşina olmam, öğrenmem, okumam, ezberlemem çocukluk yıllarımda anne-babamın vesilesiyle olmuştur. Bununla beraber onu hakiki manada bana duyuran, benim nazarımda yücelten ve tek kelime ile sevdiren Bediüzzaman'ın eserleri olmuştur. Kur'an'ın gerçek buudları ile alabildiğe derin bir şekilde Risalelerde anlatıldığı kanaatindeyim.

Efendimiz'e de âşıktım ben küçüklüğümde. Bir keresinde babam bana, "Gece yatmadan önce 1.000 defa Kureyş Sûresi'ni okursan, rüyanda Efendimiz'i görürsün." demişti ve ben hiç tereddüt etmeden o gece 1.000 defa Kureyş Sûresi'ni okudum. Ama ne zaman ki eserlerde Efendimiz'i anlatan yerleri okudum, Allah Resûlü (sallallahu aleyhi vesellem) gözümde bir başka göründü ve O'nu daha bir başka sevdim.

Kanaat-i acizanemce herkes, her gün hem Kur'an'la hem de onu çağımız insanının ihtiyacını karşılayacak şekilde yorumlayan Risalelerle ciddi meşgul olmalı. Ayrıca herkesin her gün hiç aksatmadan okuyacağı bir hizbi bulunmalı. Sadece bunlarla da yetinmemeli. Evrad u ezkarda monotonluktan, ülfet ve ünsiyetten kurtulmak için çeşitlilik önemlidir. Üstad, 15 günde bir üç ciltlik Mecmuatu'l-Ahzab'ı bitiriyormuş. Yakın geçmişte bu üç ciltlik dua mecmuasından alınan bazı cami (kapsamlı) dualar "El-Kulûbu'd-Dâria (Yakaran gönüller)" adıyla bir cilt halinde tekrar basıldı. Keşke herkes bu bereketli evrad kitabını aksatmadan okusa. Hazreti Ali'nin ömrü boyunca günlük evradını hiç aksatmadığı söylenir. Ona sormuşlar: "Nehrivan'da da mı?" "Evet, Nehrivan gecesinde bile!" demiş. Benim rahmetli validem de sabahtan akşama kadar Büyük Cevşen'i bitirirdi de bana, "Başka okuyacağım bir şey var mı?" diye sorardı.

Evrad u ezkarda bu ciddiyet olursa kim bilir gün gelir büyük zatların duyduğu şeyleri duyarsınız? İmam Şâzilî, Ahmed Bedevî gibi zatlar namazda "Sübhane rabbiye'l-azim" dedikleri zaman bütün zerrat-ı kâinatı mülahazaya alarak söyleme seviyesine çıkmışlardı. Adeta bütün kâinat onların dilleri ile tesbihat yapıyor gibi bir his bu. Nitekim Üstad'ın, yakın talebelerinden bazılarına yıllar ve yıllar sonra, "Kardeşim! Ben de Hasan Şâzilî gibi kâinatın her bir zerresinin tesbihatını duyabiliyorum artık." dediği nakledilir. Fakat bu iş, gayret ve mücahedeyle birlikte Allah'a tam teveccühe bağlıdır.

Allah Resûlü (sallallahu aleyhi vesellem) bir sahabiye bir gün "İmanın hakikati nedir?" diye sorar. Sahabi hiç tereddüt etmeden, "Ben kendimi her gün Cennet ve Cehennem'i müşahede ediyor gibi, mele-i âlânın sakinleriyle beraber olur gibi hissediyorum." diye cevap verince Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem) takdir hisleri içinde bu sahabiye: "Sen gerçekten inanmışsın." der.

Evet, herkes ama özellikle turnikeye önce girenler Cenab-ı Hakk'ın geçmişte kendilerine ihsan ettiği nimet-i sabıka adına evrad u ezkar hayatlarına çekidüzen vermeliler, bir disiplin getirmeliler. Kaldı ki bu, kulun Allah'la, Allah'ın kuluyla olan münasebeti adına bir ölçüdür.

Dua, Aramızdaki En Kuvvetli Bağdır

İslam tarihine baktığınızda günde farz namazlarına ilaveten 100 rekât nafile namaz kılan, Ramazan orucuna ilaveten savm-ı Davud tutan, zekât denince kırkta biri yeterli görmeyip ihtiyacından fazlasını infak eden, gece gazelhanları adını almaya layık sabahlara kadar hiç uyumadan evrad u ezkar okuyan nice insanlar görürsünüz. Nedir bu insanların hareket noktası? İhtimal bunlar, Kur'an'ın namaz kılın, oruç tutun, zekât verin emrini mutlak emir olarak anlamış ve ona göre yasamışlardır.

Evet, ibadet ü taatte sınır yoktur. Herkes, içinde bulunduğu konuma ve şartların müsaitliğine göre durumunu ayarlamalı ve yapabildiğince ibadet ü taat yapmalıdır. Bakın bir sahabi "Ya Resûllallah! Sana günde şu kadar salâvat getiriyorum." deyince, Efendimiz, "Güzel ama daha çok olsa iyi olur." buyuruyor. Buradan hareketle bugün bana birisi gelse ve dese ki: "Günde 100 rekât namaz kılıyorum." "Güzel ama daha fazla kılsan daha iyi olur!" derim.

Allah, mü'minlerin birbirleri ile bünyan-ı mersus (sarsılmaz bir duvar) olmasını emrediyor. Ben bu emrin bizler tarafından tam anlamıyla gerçekleştirildiğini zannetmiyorum. Devr-i saadette Hazreti Ebu Bekir ve Hz. Ömer, aralarındaki bir meseleden dolayı hafifçe birbirlerini kırmışlar ve hemen ardından her ikisi de Allah Resûlü'ne (sallallahü aleyhi vesellem) ayrı ayrı gelerek "Hata bende" demiş ve özür dilemişlerdir. O sarsılmaz duvarı oluşturmak için birbirimize sarsılmaz bağlarla bağlanmamız gerekir. Bu bağı oluşturan en önemli unsur da duadır. Her gün evrad u ezkarımızı okurken dünyanın dört bir tarafındaki kardeşlerimizi de dualarımıza dâhil edersek bünyan-ı mersusu gerçekleştirebiliriz.

Bütün bunlar peygamberane bir azim ve irade istiyor. Zaman bunu gerektiriyor. İnsanın en az gördüğü şey kendisidir. Onun için sık sık aynaya bakmak lazım. Sahabenin o derin anlayışı içinde birbirimizin elinden tutup; "Teâlev nü'min saaten! - Gelin bir süre iman edelim!" dememiz, imanî meseleleri sürekli müzakere ederek imanda, marifetullahta, muhabbetullahta ve mehâfetullahta derinleşmemiz lazım. Zira mücerret imanla günümüzün inhiraflarından kurtulmak imkânsızdır.

Hâsılı; her şeyimizi sohbet-i Canan'a bağlayıp, ihlâsla O'nun rızası istikametinde hareket edersek şaşırmayız. Üstad, ihlâsla yapılan hizmetin ikiye katlandığını anlatıyor. "İhlâsla çalışırsanız beni de ihlâsa muvaffak kılarsınız." sözleriyle ehl-i keşfin müşahedesine göre 40 vefiyattan ancak birinin kurtulduğu dehşetli bir dönemde bizlere sarsılmaz ölçüler veriyor.

Kısacası; iş çetin, yol uzun, menzil uzak, tuzak çok. Allah muînimiz ola.
 
 
Fethullah Gülen, Zaman   
26.06.2009

21/8/2009

Gelin hep beraber ağlayalım..

Gelin hep beraber ağlayalım..
Hakkını veremeden eda edilen namazlarımıza ağlayalım..
Hakkını veremeden eğilip kalkmalarımıza ve bunlara namaz deyişimize ağlayalım…
Aşıkla mâşuk misali ALLAH(Celle Celâluh.) ile kulun buluşma noktası olan secdelerimizin ve seccadelerimizin hakkını veremeyişimize ağlayalım..
 
Günde en az beş defa sunulan af fırsatını kaçırdığımıza ağlayalım..
 
Her bir namazda bütün günahlarımızdan arınma fırsatını kaçırdığımıza ağlayalım..
Uykunun kollarında gaflet içinde geçen zamanımıza ağlayalım..
Gaflet ile geçirilen ve boşa giden günlerimize ağlayalım..
Her gün onca hadise karşısında ürpermeyen kalplerimize ağlayalım..
Dünyaları yutsa da doymayan nefislerimize bende oluşumuza ağlayalım
 

Dua edin icabet edeyim diyen Rahman ve Rahim olan Rabbimize karşı dua etmeyişimize ağlayalım..
İsteyin vereyim diyen Rabbimize karşı sanki hakkında vaadinden dönmesi söz konusuymuş gibi, Ona güvensizliği işmam eder tarzda Ondan kamil iman, tam ihlas ve takva istemeyişimize ağlayalım..
 

Hiç ölmeyecekmiş gibi, toprak altına girmeyecek ve hesap vermeyecekmiş gibi yaşayışımıza ağlayalım..
Kalbim temiz deyip her türlü fecaati işleyip kendimizi avutmamıza ağlayalım..
 

Evladımızın bizden, bizim de onlardan kaçacağımız günün gelip çattığı zaman keşkelerin hiçbir faydası olmayacağını bu dünyada anlamadan göçüp gideceğimize ağlayalım..
Her gün gözümüzün önüne serip sergilenen onca ibretlik hadiseler karşısında başımızı devekuşu gibi kuma sokup değişmeyen hakikat olan ölümü kendimizden uzak görüşümüze ağlayalım..
 

Ölenle ölünmez canım deyip üç gün sonra şen-şakrak şarkılar türküler söyleyip gafletle geçen ömrümüze ağlayalım..
Günahı günah bilmeden ve ona tevbe edemeden günahlarımızı yüklenip huzur-u İlahiye gitme tehlikesinden bîhaber yaşadığımıza ağlayalım..
Dağlar cesametindeki günahlarımızı gördüğümüzde ben bu günahları ne zaman işledim Ya Rab diyeceğimiz o günden bîhaber yaşadığımıza ağlayalım..
Kuran bize yeter deyip sünnete sırtımızı döndüğümüz güne ağlayalım..
Peygamberlerin bile Efendimiz ( sallALLAHu aleyhi vesellem )e ümmet olmayı isteyeceği o gün bu ümmet-i merhûmeden olamama tehlikesi karşısında halimize ağlayalım..
ALLAH(Celle Celâluh.) dostlarını tenkit edip, Peygamber Efendimiz ( sallALLAHu aleyhi vesellem )i üzdüğümüz için ağlayalım..
 

Ateşin odunu yiyip bitirmesi gibi bütün hayır ve hasenâtımızı bitiren hasedden ve gıybetten kurtulamayışımıza ağlayalım..
Azdıran zenginlik karşısında günümüzü gün edişimize ağlayalım..
Hayırlısı varken hakkımızda hayırsız olanı istemeye devam etme saygısızlığını gösterdiğimiz için ağlayalım..
 

Veren de alan da belli iken feryâd ü figân edişimize ağlayalım..
Gülün de dikenin de bağın da bahçevanın da sahibi belliyken onlara sahipmiş gibi davranma saygısızlığından dolayı ağlayalım..
Böylesine muhteşem bir saltanat sahibi karşında cüzî irademize bakıp da ulûhiyet işmam eden hallere girmek küstahlında bulunduğuz için ağlayalım..
Cüzî bir ibadetle ebedi cenneti vaad eden Sultanımıza karşı hak iddia etmek kabalığında bulunmamıza ağlayalım..
 

Yokluktan varlığı çıkaran ve sonra da ebedi bir hayat vaad eden ve onu verecek olan Rabbimize karşı günde birkaç saat ibadet ve hizmet etmekten kaçışımıza ağlayalım..
Altmış yıllık bir hayatta istikamet üzere yaşamaya mukabil 60 trilyon sene bile yanında bir hiç kalan ebedi bir hayatı vaad eden ALLAH(Celle Celâluh.)ın sözüne itimat etmezmiş gibi yaşayışımıza ağlayalım..
Bir ayağımız çukura girmişken bile mal mülk peşinde koşmaktan utanmayışımıza ağlayalım..
 

ALLAH(Celle Celâluh.) için verin dendiğinde nefsimiz adına verdiğimiz için ağlayalım..
ALLAH(Celle Celâluh.) var deyip ve fakat sanki yokmuş gibi yaşayışımıza ağlayalım..
Hiç akletmez misiniz, hiç düşünmez misiniz diye ferman eden Kurânın sesine ses vermeyişimize ağlayalım..
 

ALLAH(Celle Celâluh.)ım vücudumu o kadar büyüt ki benden başkasına cehennemde yer kalmasın diyenlere mukabil cenneti kendimize cehennemi başkasına layık görüşümüze ve o mübareklere ettiğimiz vefasızlığa ağlayalım…
 

İyi günde unutup kötü günde hatırladığımız Rabbimize gösterdiğimiz vefasızlığımıza ağlayalım..
İyi-kötü, dinli-dinsiz, said-şaki, müslüman, putperest, hristiyan, mecusi, yahudi demeden, hiç ayırt etmeden her gün hepsine nimetlerini bol bol veren Rabbimize karşı kulluğun ifadesi olan namaz, zekât, oruç, sadaka verme, ALLAH(Celle Celâluh.)ı zikretme, emr-i bi-l maruf gibi ibadetlerde gönülsüz davranışımıza ağlayalım..
 

Üç kuruş sadaka ile cenneti satın almış gibi bir havaya girişimize ağlayalım..
Şeytanın bizi ALLAH(Celle Celâluh.), Rahimdir affeder diye diye kandırıp kulluk vazifelerimizi ihmal ettirme tuzağına düşürmesine ağlayalım..
Gelin hep beraber günahlarımıza ağlayalım..
Ağlayalım ağlanacak halimize güldüğümüze..
Kuruyan göz pınarlarımıza, yaşarmayan gözümüze ağlayalım..
Ve ağlayalım ağlayamadığımız için acınacak halimize..
Gelin hep beraber ağlayalım..
 

Ağlayamıyorsak bile hiç olmazsa GÜLMEKTEN UTANALIM….

21/8/2009

Dua

İlâhî..!
 
Günahlar beni lâl etti. İsyanımın çokluğu yüzünden mahcubum. Gafletin şiddeti ise sesimi kıstı. İşte, ben de, rasulüm ve şefaatçim Hz Muhammed Mustafa (Sallallahu Aleyhi Vesellem ) sesiyle Senin dergâh-ı rahmetinin kapısını çalıyor ve onun, kapıcıya âşinâ nidasıyla Senin mağfiret kapında nida ediyorum: 
 
 
Ey rahmeti her şeyi kuşatan
ve ey her şeyin melekûtu elinde bulunan Zat,
Ey hiçbir şey kendisine zarar veya fayda veremeyen Zat,
Ey hiçbir şey Ona galebe edemeyen
ve hiçbir şey Ondan kaçıp gizlenemeyen,
hiçbir şey Ona ağır gelmeyen
ve hiçbir şeyin yardımına muhtaç olmayan,
hiçbir şey Onu bir başka işten alıkoyamayan,
hiçbir şey Ona benzemeyen,
ve hiçbir şey Onu hiçbir şeyden âciz bırakamayan Zat,
Beni hiçbir şeyden hesaba çekmeyecek şekilde herşeyimi bağışla. 
 
 
Ey herşeyi alnından tutup kudretine boyun eğdiren
ve herşeyin anahtarları elinde bulunan Zat,
Ey herşeyden önce var olan Evvel,
herşeyden sonra bâki kalan Âhir,
herşeyin fevkinde olan Zâhir,
herşeyin içine nüfuz eden Bâtın,
kudret ve galebesi herşeyin fevkinde bulunan Kahir,
Benim herşeyimi bağışla. Şüphesiz Senin herşeye kudretin yeter.
 
Ey herşeyi her haliyle bilen Alîm
ve herşeyi kuşatan Muhît
ve herşeyi hakkıyla gören Basîr,
Ey herşey her an Onun nazar-ı şuhudunda olan Şehîd
ve herşeyi görüp gözeten Rakîb
ve ilmi herşeyin bütün inceliklerine nüfuz eden Lâtif
ve herşeyden hakkıyla haberdar olan Habîr,
Beni hiçbir şeyden hesaba çekmeyecek şekilde, günah ve hatâ olarak her neyim varsa hepsini bağışla. Hiç şüphesiz, Senin herşeye kudretin yeter.
 
Allahım, Gafletten ve kötü arzularımdan Senin izzet-i celâline ve celâl-i izzetine, Senin kudret-i saltanatına ve saltanat-ı kudretine sığınırım.
 
Ey kurtuluş isteyenlerin tahassungâhı olan Allahım,
Beni şeytanî şehvetlerden kurtar;
beşeriyetin kazuratından temizle;
Nebîn olan Muhammed (Sallallahu Aleyhi Vesellem )'i sıddıkiyet muhabbetiyle bana sevdirmek suretiyle beni gaflet paslarından ve cehalet vehimlerinden ter temiz kıl
öyle ki, enaniyet fena bulsun
ve Allah'ın minnet bahrinde Allah'ın nimetlerine gark olmuş,
Allah'tan alıkoyan her meşgaleye karşı Allah'ın kılıcıyla mansur,
Allah'ın inayetiyle mahzuz
ve Allah'ın himayesiyle mahfuz olarak
herşey Allah için, Allah ile, Allah'a ve Allah'tan olsun.
 
Ey Nurların Nuru,
ey bütün sırların Âlimi,
ey gecenin ve gündüzün Müdebbiri,
ey Melik, ey Azîz, ey Kahhâr, ey Rahîm, ey Vedûd, ey Gaffâr,
ey gayb âlemlerini her haliyle bilen,
kalbleri ve gözleri dilediği gibi halden hale çeviren,
 ey ayıpları örten ve ey günahları bağışlayan,
Günahlarımı bağışla;
 
esbabın tazyikatına mâruz
ve bütün kapılar yüzüne kapanmış
ve doğru yolda gidenlerin tarikine sülûk etmek ona zorlaşmış
ve bir kazanç elde edemeden ömrünü
ve nefsini gaflet ve mâsiyet meydanlarında bâd-ı heva harcamış olan
kuluna merhamet et.
 

Ey dua edildiğinde cevap veren,
ey hesapları sür'atle gören,
ey Kerîm, ey Vehhâb,
 
Hastalığı büyük
ve şifası zor,
çaresi zayıf
ve belâsı kuvvetli olan
ve Senden başka melce
ve ümidi bulunmayan
kuluna merhamet et.
 
 
İlâhî,
Derdimi, üzüntümü ve şikâyetimi Sana arz ediyorum.
 
İlâhî,
Senin dergâhında hüccetim, hacetimdir;
azığım ise fakrım ve çaresizliğimdir.
 

İlâhî,
Senin cûd bahirlerinden bir katre bana yeter;
Senin afv nehirlerinden bir zerre bana kâfi gelir,
ey Vedûd, ey Vedûd, ey Vedûd,
ey şan ve şerefi herşeyden yüce olan Arş-ı Mecîd Sahibi,
ey Mübdi', ey Muîd,
ey herşeyi dilediği gibi yapan Fa'âlün limâ Yürîd!
Arşının rükünlerini kaplayan nur-u veçhin hürmetine,
bütün mahlûkatını hükmüne râm ettiğin kudretin hürmetine
ve herşeyi kuşatan rahmetin hürmetine
Senden istiyorum.
 

 
 
Senden başka ilâh yoktur,
ey Muğîs,
bize imdad et.
 
Ve bütün ömrüm boyunca işlediğim bütün günahları
ve lisanımın hatâlarını rahmetinle bağışla,
ey Erhamü'r-Râhimîn.
Âmin.
Hamd, Âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur.
 
 

21/8/2009

Sen hiçistemedinki dostum

"Çok istiyorum ama olmuyor" dedi delikanlı. "Ne yapsam olmuyor.
İnanınız, elimden geleni yaptığım hâlde olmuyor."
 
"Sen istemek nedir hiç bilmiyorsun ki!" diye cevap verdi yaşlı adam,
hafifçe sesini kısarak. "Gerçekten isteseydin olurdu. Evet, hiç boşuna
yorma kendini! İsteseydin, eğer gerçekten isteseydin, olmak istediğin,
olmasını istediğin olurdu. Olmadığına göre sen henüz istememişsin
demektir."
 
"İstemek, birşeyin olmasını istemek, gerçekten istemek nedir o hâlde?"
diye saf saf sordu genç.
 
VE suâlinin cevabı hemen geldi:
 
-- "İstemek, olmayı istediğin, olmasını istediğin şey için ölmeyi göze
almak, ölecek kadar istemek, hatta olmak için, olması için ölmek
demek."
 
İstemek, birşeyin olmasını istemek, onu dilemek, onu arzulamak:
tutkuyla, hırsla, ihtirasla onun olması için yanıp tutuşmak demek.
 
Ah ne zordur istemek? İstek sahibi olmak... tutku sahibi olmak...
tutmak için tutuşmak... tutmak uğruna tutuşmak... tutuşmak pahasına
tutmak.... tutarken ve sırf tuttuğu için tutuşmak... yanmak yani...
olmak için ölmek... ölmedikçe olmayacağına, olunamayacağına inanmak...
 
İstemek... birşeyin olmasını istemek... olmayı istemek...
 
Yani?
 
İstemek 'bedel ödemek' demek. Bedelini hesap etmeksizin istemek demek.
Bedeli ne olursa olsun istemek demek. İsteğin şiddeti arttıkça
ödenecek bedelin miktarının da artacağını bilmek demek. Bedeli büyük
olduğu için olması istenenden kaçmak değil, bedeli büyük olduğu için
olması istenene koşmak demek. O hâlde istemek demek, herşeyden evvel
bedeli büyük olanın olmasını istemek demek. İstemek bedeli seve seve
ödemek, bedeli göze alınan şeyin olmasını istemek demek.
 
Gönül cenneti istiyor imiş ammâ günahlar bırakmıyormuş.
 
Söylesene sevgili dostum, günahlar da kim oluyormuş? Gönlümüze ket
vuracak, gönlümüzün isteklerini, istediklerini engelleyecek günah mı
varmış bu dünyada?
 
Gönül bir kere istese, gönlün kendisi cennet olmaz mı? Bir kere, evet
bir kere gönül cenneti istese dağlar tepeler düzlük, denizler yol
olmaz mı insana?
 
Günah adam gibi istememenin, isteyememenin adı değil mi zâten? Günah
istemesini bilmeyenlerin, istemek nedir bilmeyenlerin içine
yuvarlandığı çukur değil mi?
 
Evet günah: olmayanlara, olmayı adam gibi istemeyenlere verilmiş bir
ceza. Günah bir sebep değil, bilakis günah tamıtamına bir âkibet, bir
sonuç, hem de istemeyi bilmemekten hâsıl olan bir sonuç. Günah,
istemeyenlerin, istemesini bilmeyenlerin, istemek nedir bilmeyenlerin
ağına düştükleri avcı... tutkusunu kaybetmişlerin kucağında uyumayı
tercih ettikleri yosma... ölmeyi göze alamayanlara kurulan darağacı...
çeşm-i siyahın ta kendisi günah. Ağlayan değil ağlatan, sızlayan değil
sızlatan. Günah tutkusuzlara özgü bir ceza... tutmaktan
vazgeçenlere... --ağzım kurusun-- tutmaktan değil, tutulmaktan
korkanlara musallat olan belâ. Evet, isteyenlerin değil, istemekten
çekinenlerin belâsı hem de.
 
-- "İsteseydin, eğer gerçekten isteseydin, olmak istediğin, olmasını
istediğin olurdu. Olmadığına göre sen henüz istememişsin demektir."
 
İsteseydin eğer, isteğinin şiddetinden, istemenin muhabbetinden yer
yarılır, gök parçalanır, ma'dum mevcud'a, adem vücûd'a inkilâb ederdi.
İsteseydin eğer, günahların yok olurdu. Bir kere isteseydin, evet bir
kere gerçekten isteseydin olan olurdu; olacak olan olurdu. İsteseydin
olmaz bile olurdu...
 
Sen hiç istemedin ki dostum! İstemek nedir bilmedin ki! Hiç tutulmadın
sen! Tutkuların için ölmedin ki! İsteseydin ölürdün, ölseydin olurdun!
Sen hiç olmadın ki! Evet, olmadın, çünkü sen hiç ölmedin! Ölecek kadar
istemedin, ölümün pahasına istemedin, ölümüne istemedin! İsteseydin
ölürdün. Ölseydin olurdun. Ne öldün ne oldun. Çünkü sen istemedin.
İsteğini, istediğini aslında dile bile getirmedin. Öyle ya, bir kere
dile getirseydin, olurdun. Bir kez adam gibi aklından geçirseydin
hemen orada olmuş ve ölmüş idin.
 
Sen hiç istemedin ki dostum! İstemesini bilmedin. İstemek nedir
bilmedin. Çünkü sen ol deyince olduranı hiç tanımadın.
 
 
 

Dücane Cündioğlu
dcundioglu@yenisafak.com.tr

21/8/2009

Müslüman şahıs mıyız? Müslüman şahsiyet miyiz?

Müslüman şahıs mıyız? Müslüman şahsiyet miyiz?     
 
İslam, “önce insan” der…
 
 
Her insan bir şahıstır… İşte İslam şahısa şahsiyet kazandırmak için vardır. Şahsiyeti inşa süreci yoğun bir şuurlanma ile gerçekleşir… İslam dışı öğreti ve ideolojilerin şahıslara yönelik tutumlarına baktığımızda şahıs; ya şartlandırılma yada şımartılma riski altındadır… Modern zamanların bireyi; akla, bilgiye, bilime, güce, iktidara, maddeye dayalı bir şımarma sarhoşluğuna yakalanmıştır. Modern öncesi dönemlerin insanı ise tabulara, totemlere, törelere, tağutlara şartlandırılma baskısı altında kalmıştır…
 
 
Dün “Nefsini öldür” söylemi ile mistik ve silik bir yaşamın sömürülmeye hazır nesnesi iken, gün geldi bu defa “kendini özgürleştir” sloganı ile sınır ve sorunluluk tanımayan, kendi başına buyruk bir mecraya savruldu… İnsanoğlu “öldür”le, “özgürleştir” arasında yaşanan gel-gitlerden kurtulup bir türlü olgunlaşamadı… İşte bu noktada İslam insanın elinden tuttu: “Ol” dedi…
 
 
Yine dünün mankurtlaştırılan insanı, bugün kurtlaştırılıyor. İslam’ın insana çağrısı ise tüm zamanlarda kardeşleşmek üzerine oluyordu…
 
 
Gerek bireyi putlaştıran modern çağ, gerekse kişiyi köleleştiren kadim çağ insana zulmediyor. Fıtratı zorluyor, hilkati bozuyor… İnsanın insan olma ve insan kalma süreci erteleniyor…
 
 
Zaten bu çağın en büyük günahı; duyarsız, değersiz, dertsiz, gayesiz, ruhsuz, kimliksiz, kişiliksiz yığınlar yetiştirmesidir…
 
 
Evet, hedefsiz kitleler, duyarsız kalabalıklar anlamsızlığın girdabında çırpınıp duruyorlar… Şahsiyetini yitiren toplumlar kuru kalabalıktan öte bir öz ve özellik içermiyorlar… Şahsiyetli olmayı ıskalayan yapılanmalarda sıradanlaşmaktan ve savrulmaktan kurtulamıyorlar…
 
 
Zaten İslami camialar iki tür insan yetiştirirler:
 
 
1-Müslüman şahıs…
 
 
2- Müslüman şahsiyet
 
 
Bu arada şahıs ve şahsiyet kavramlarına bakmamız gerekiyor.
 
 
Şahıs: İnsanın nefsi, kendi varlığı; zat, nefs… Kişi, kimse, fert…
 
 
Şahsiyet: Bir ferdin kendine has görünüş, duyuş, düşünüş ve davranışlarının tamamı… Kişilik… Personalite… Değerli, kabul gören kimse…
 
 
“Kim bu adam?” sorusunun cevabı kimliği ortaya çıkarır…
 
 
“Nasıl bir adam” sorusunun cevabı ise kişiliği ifade eder…
 
 
İnsanın öznel yanı “benlik”, nesnel yanı “kimlik”tir.
 
 
Benlikle kimliğin uyumu ve dengeli bir hale gelmesine “kişilik” diyoruz…
 
 
Kişilik özgün bir yapıdır, hiç kimse bir başkası olamaz… En doğrusu kendimiz olmak, kendimiz kalmaktır… Çirkin bir taklit, küçültücü bir kompleks kötü bir kopya nifaka zemin hazırlar. Zaten münafıklığın en belirgin özelliği yüzsüzlük, ve şahsiyetsizlik değil midir?
 
 
İslam şahıs kavramını yüz, çehre anlamına gelen “vecih” kelimesi ile karşılar. Latince de görünüş anlamındaki “persona” kelimesi ile yakın anlamlıdır… “Vech”imiz, “vechullah”a yönelikse işte o zaman şahsiyet oluşur…
 
 
Toplumu inşa etmenin öncülü şahsiyeti inşa etmektir… Hakeza aileyi, cemaatı, ümmeti, medeniyeti inşa etmek güçlü ve güzel şahsiyetlerin işidir…
 
 
İnsanı insan yapan ise kazanımları ile elde ettiği ayırıcı özelliği olan, şahsiyettir…
 
 
Gerçi konumuz “Müslüman şahsiyeti” etrafında tartışmak değil, nasıl şahsiyet sahibi olunur, bunu tespit etmektir…
 
 
Şahsiyet genetik midir, çevresel midir, buna girmeyeceğiz…
 
 
Şahsiyet sahipleri güçlerini nereden alırlar?
 
 
Sınırsız bilgiden mi? Bükülmez bilekten mi? Üstün zekadan mı? Sosyal statüden mi? Sayısal üstünlükten mi? Ekonomik getiriden mi? Siyasal erkten mi?
 
 
Güçlü ve güzel bir şahsiyetteki aşk, azim ve aksiyonu bu sayılanlara indirgemek yeterli bir izah olmayacaktır… Şahsiyet sahiplerinin yüreklerindeki oturaklaşmış yakini iman, muhteşem ahlak, takva donanımı onları farklı kılmaktadır.
 
 
Ruhu sağlam, ufku açık, kendi dünyasına gömülüp kalmamış, yaşadığı dünyanın sorunları ile yakından ilgili, hayatta ki yerinin ve sorumluluğunun farkında; pratik zekayı, analitik düşünceyi irfan ve hikmetle temellendirebilendir…
 
 
Şahsiyetin oluşumunu ele aldığımızda dingin bir ruh, etkin bir akıl, güçlü bir irade, selim bir yürek, arınmış bir nefis, sağlıklı bir beden karşımıza çıkacaktır.
 
 
İslami şahsiyet kavramı genel müslüman tanımından daha süzülmüş, daha donanımlı, daha içerikli, daha nitelikli ve derinlikli bir anlam içeriyor… Ve daha ağır bir sorumluluk alanına tekabül ediyor… Bu nedenledir ki; şahsiyeti inşa etmenin zorlu bir süreci, çetin bir sınavı ve ağır bir bedeli vardır…
 
 
Soyut bir “Müslümanlık” iddiası ile “teklif”e muhatap olmanın, “emanet”in altından kalkabilmenin mümkün olmadığını biliyoruz… Ancak güçlü şahsiyetler her zeminde şahitliklerini sürdürebilirler… Şahsiyetli kişiler bilincini kullanarak neleri önceleyeceğini bilir ve vahile terbiye edilmiş vicdanın sesine kulak verirler…
 
 
Zorlu cenderelerde, kaygan zeminlerde ayakları yere sağlam basan, kimlik krizlerine, kıble kaymalarına maruz kalmadan kararlı yürüyüşünü sürdürebilendir…
 
 
Sancılı süreçlerde, soğuk Şubatlarda evrilmeyen, eğilmeyen, ezilmeyen bir özellik arz ederler…
 
 
“Anın vacibi”ni “kurtarıcı” beklentileri ile zamana yayıp, ertelemezler…
 
 
Piyasa koşullarına, yasal kurallara teslim olup kulluğun gereklerini ıskalamazlar… Koşullar değişse de kullukta değişen bir şey yoktur…
 
 
Seyir kültürüne yenik düşüp seyirci kalmayı kabullenemez, sahapa inmeyi ve seferde olmayı öncelerler…
 
 
Şahsiyet oluşunca bu şahsiyetin özgül ağırlığı bir çekim gücüne dönüşecek ve “merkez kişilik”ler, “denge insan”lar devreye girecektir…
 
 
Özne, öncü, özgün, özgür, önder, örnek duruşları ile iyinin ve doğrunun güvencesi oluverirler… Evet, daha iyi bir dünya için mücadele etmeyen insanın şahsiyet problemi vardır…
 
 
Nasıl bir şahsiyet?
 
 
Edilgen değil, etken… Sürüklenen değil, sürükleyen… Belirlenen değil, belirleyen… Renkten renge giren değil, renk veren… Esen rüzgara göre yön değiştiren değil, kendisi ir rüzgar estiren…
 
 
Bu şahsiyetler serada değil, sahada yetişir…
 
 
Bunlar çukur kazan değil, çığır açanlardır…
 
 
Ezberci değil, ezber bozanlardır…
 
 
Hayatın malumatına değil, marifetine taliptirler… Onlar için bilginin gücü değil, hakikatin bilgisi önemlidir…
 
 
Tarihi okumakla kalmayan, tarih yazmak derdindedirler…
 
 
“Adale” gücü üzerinden gelecek tasavvuruna girmezler, “adalet”in gücüne inanırlar…
 
 
Gücün sözü değil, sözün gücü belirleyicidir…
 
 
“Başarı formasına” takılı kalmaz, “takva örtüsüne” taliplidirler… Onlar için önemli olan toplumun beğenisi değil, Hakk’ın rızası esastır…
 
 
Ve en önemlisi; başkası için varolma erdemine sahiptirler… Bu hayatı sadece kendileri için yaşamazlar…
 
 
Bu şahsiyetler dünyanın içindedirler, ama kendileri dünya için değil, “Allah için”dirler… “Sahip olma”yı değil, “olma”yı hedeflemişlerdir…
 
 
Şahsiyeti bir cümle ile tanımlamak gerekirse; kendisine ait bir aklı ve bir yüreği olan insandır…
 
 
Kendi aklı ile düşünen, kendi yüreği ile hisseden, sorgulayabilen, savunabilen aynı zamanda hesabını ve haddini bilen insandır… Dolayısıyla gölge adam değil, kopya adam değil, adam gibi adamdır… Yani Allah adamıdır…
 
 
Bilek, yürek idrak dengesini ve denklemini doğru kurandır…
 
 
Duygulara göre değil, durumlara göre değil, değerlere göre davranış şekillenir…
 
 
Şahıslar değil mesaj önceliklidir…
 
 
Olgular değil ilkeler belirleyicidir…
 
 
Eksende olan yorumlar değil, hakikattir…
 
 
Faydayı, kazancı, başarıyı, dünyayı değil, değerleri önceleyen ilkeler bütününe sahiptirler…
 
 
İşte bu bütün yakalayan kimse muktedir, mutedil ve muteber kişidir… “Aranan” adamdır… “Beklenen” kişidir… “Özlenen” kimsedir…
 
 
Evet islami şahsiyet olmadan ne örnek olunabilir, ne de öncü…
 
 
“Emin”liğimiz, “adalet”imiz, “ahlak”ımız, “özgür”lüğümüz yoksa iz bırakacak, yürekleri harekete geçirecek bir şahsiyet olamayız…
 
 
Sağlıklı islami şahsiyetler olmadan sağlıklı islami yapılarda oluşmuyor…
 
 
Bunu gerçekleştirmenin yolu ise:
 
 
Önce tevhid merkezli bir zihniyet inşası…
 
 
Sonra takva ile tahkim olan bir şahsiyet oluşumu…
 
 
Ve en son istikamet üzere olan bir cemaat yapılanması…
 
 
İbn-i Mesud (ra): “Cemaat, hak üzere olandır, isterse bir kişi olsun.”
 
 
Aslında hak üzere olduktan sonra her şahsiyet kendi başınada kalsa o yine de bir cemaattır… Müslüman gerektiğinde tek başına ümmet olabilme potansiyeline sahiptir… Şahsiyet inşasının ilk aşısı, ailede gerçekleşir… Aile şahsiyet kazanmanın mebdei ve menbaıdır… Cemaat ortamları ise bu sürecin koruyucu ve tamamlayıcı okuludur… Asrı Saadetteki Daru’l Erkam ve Ashabı Suffe modellerinde bunu görüyoruz…
 
 
Tarih bize güçlü medeniyetlerin arka-planındaki kurucu iradenin güçlü şahsiyetlere ait olduğunu söylüyor…
 
 
Şahsiyetler sahneden çekilince alan bencil bireylere kaldı… Benliğin zindanından kurtulamayan birey, ne değer üretebildi, ne de varoluşunu sürdürebildi, hiçleşme yolunu seçti…
 
 
İşte bu gün belirsizlikler ve bulanıklıklar içinde bocalayan toplumun en hazin hüsranı kişilik kaybı ve kimlik krizi şeklinde tezahür ediyor… Müstağni, mağrur yığınlar, yüzer-gezer bir halde başlarını nereye vuracaklarını bilemez durumdadırlar…
 
 
Bu sistemin şahsiyet üretemeyeceğini zaten biliyoruz… O halde çözüm nedir?
 
 
Bunun içinde öncelikli amacımız; insani benliğimize islami bir şahsiyet yüklemektir… Bu hedefe ancak vahyin aydınlığında ulaşabiliriz… Şahısları her türlü vahşetten koruyan vahiydir… Ferdiyetten şahsiyete geçişi vahiy sağlar. Kişilere şuur sunan ve onları vahdete taşıyan yine vahiydir…
 
 
Evet, biz şahsiyetimizi İslam’a borçluyuz… Onurun, erdemin, iffetin, heybetin, kuvvetin, devletin adresi İslam’dır…
 
 
İnsanlığın yüz akı olan şahsiyetler İslam’ın bağrından yetişti…
 
 
Düne kadar çöllerin sersefil deve  çobanları bakıyoruz ki; yeryüzünün öğretmenleri oluverdiler… Sahranın kumları içinde silikleşmiş bedevilerden medeni bir nesil doğdu…  
 
 
Önceleri sonu gelmez kan davalarının birer insan kasabına dönüştürdüğü bu çeteler sonraları çiçekleri ezmemek için yere ihtiyatla basan meleki bir mahiyet kazandılar…
 
 
Kız çocuğunu toprağa gömmekten imtina etmeyen Hattab’ın oğlu bu sayede öyle bir ufka uzandı ki artık;
 
 
“Kenarı Dicle’de bir kurt aşırsa bir koyunu Adl-ı İlahi gelip Ömer’den sorar onu” diyebilecek bir hassasiyet arzedebiliyordu…
 
 
Nice haydutlar “hayat verecek çağrının” ve “kutsal emanetin” yılmaz hamisi ve hamalı oldular…
 
 
Evet, haramiyi ininden çıkarıp sahabi yapan İslam’dı…
 
 
Öyleki bu yüce şahsiyetler kendilerini Mekke ve Medine ile sınırlamadılar. Arzın dört bir yanına yayıldılar… Tevhid, adalet, özgürlük şiarı ile şahitliklerini sürdürdüler… Sınır tanımadılar, gün geldi şöyle dediler:
 
 
“Eğer karşıma bu derya çıkmasaydı, senin adını daha ötelere taşırdım.”
 
 
İşte önce bu adanmışlık ruhunu, bu yüce aşkı, bu bitmez- tükenmez azmi, bu muhteşem ahlakı anlamamız gerekiyor… Şahsiyet nedir, nasıl oluşur, sorusunun cevabı burada saklı…
 
 
Bu kıvam yakalanınca 19 yaşındaki Üsame b. Zeyd’in Şam ordusunun başına nasıl başkomutan olduğu daha rahat anlaşılacaktır… 20 sularındaki Muaz b. Cebel’in Yemen’e vali olarak atanması garipsenmeyecektir… Fetihten sonra 20sine merdiven dayamış Attab b. Esid’in Mekke’ye vali olması kimseyi şaşırtmayacaktır… Çiçeği burnunda delikanlı Mus’ab b. Umeyr’in Yesrib’e tayininin çıkması kimseyi hayrette bırakmayacaktır… Çünkü onlar artık şahıs değil, birer şahsiyet idiler… Kadını, erkeği, genci, yaşlısı, zengini, fakiri herkes şahsiyet kazanma mektebinde bu bilinci kuşanmıştı…
 
 
Gün geldi, hutbe okumakta olan Halife Ömer’e Kureyşli bir kadın özgür iradesi ile itiraz edebildi. Ömer gocunmadı, alınmadı, şaşırmadı… Çünkü o toplumda kadının dişiliği değil kişiliği öndeydi… Koca Ömer:
 
 
“Kureyşli kadın dğru söyledi, Ömer yanıldı” demekle küçülmedi, tam aksine ne büyük bir şahsiyet olduğunu gösterdi…
 
 
ilk halife, ilk hutbesinde soruyordu:
 
 
“Şayet eğrildiğini görürseniz ne yaparsınız?” Cevap gecikmedi, kılıcını halifeye doğrultan adsız şahsiyet şöyle diyecekti:
 
 
“Şu eğri kılıçlarımızla seni doğrulturuz.” Zaten beklenen, istenen cevapta buydu…
 
 
Ve halife devam edecekti:
 
 
“Allah’ım sana hamd olsun ki, Rasulünün halifesi eğrildiğinde onu kılıçları ile doğrultacak şahsiyetler var.”
 
 
Silik değil dik duruş… Onlar sığınmacı, sinik, hep özür dilemeci bir çizgiye hiç iltifat etmediler… Gerçekten şahsiyetli idiler, rol yapmadılar…
 
 
Bu günde adımlarını sahabe gibi kararlı atanlar çığır açabilirler…
 
 
Bunun için önce fikirler, vücudlaşmalıdır…
 
 
Vücudun da bir vicdanı olmalı ve bu vicdan vecde gelmelidir…
 
 
İşte bu vecdi yakalayan bir amaç uğruna neler yapılabileceğini o zaman ortaya kor…
 
 
Evet, o zaman popülizme prim vermeyen, konformizmin kulvarında kaybolmayan, statükoya entegre olmayan yeri, yönü, yolu belli şahsiyetler belirecektir…
 
 
Onlar, kimsesiz yaşayabilirim fakat kimliksiz ve kişiliksiz asla diyenlerdir…
 
 
Onlar, canlarının istediği gibi değil, Rablerinin istediği gibi yaşayanlardır…
 
 
Onların iddiası, ideali ve bunu sürdürebilecek güçte iradeleri vardır…
 
 
Onlar şiarları belli, şuuru yerinde, şaibeden uzak şahsiyetlerdir…
 
 
Onlar, “kendilerinden razı olunmuşların” safındadırlar…
 
 
“Gir kullarımın arasına. Gir cennetime” dedirtecek bir dolgunluk ve olgunluk üzeredirler…
 
 
Şimdi tekrardan sormak durumundayım…
 
 
Bizler gerçekten Müslüman şahsiyetler miyiz?
 
 
Yoksa Müslüman şahıs mıyız?
 
R.Kayan - Özgünirade

20/3/2009

Kuran neden arapça?


 
Ateist yazar, (Diğer milletler kendi kulu değil mi de, Tanrı Kur’anı Arapça indirdi) diyor.

CEVAP

Eğer Kur’an İngilizce olarak inseydi, aynı bozuk mantıkla, (Diğer milletler kendi kulu değil mi de, Tanrı Kur’anı İngilizce indirdi) diyecekti. Maksadı yanlış bulmak olduktan sonra her şeyi tenkit eder. Yusuf suresinin, (Biz Kur’anı Arapça olarak indirdik, umulur ki, siz onu anlarsınız) mealindeki 2. âyet-i kerimesi, tefsirlerde özet olarak şöyle açıklanıyor:



Biz Kur’an-ı kerimi herhangi bir lisan ile değil, en geniş, en açık, en âhenktar olan Arap lügâtı üzere indirdik. Eğer akıllıca düşünürseniz, bu Kitabın ulviyetini, kendisinin bir şaheser, hükümlerinin, tesirli sözlerinin, bütün insanlığa hitap ettiğini, müslüman olmayı en büyük bir vazife, en yüksek bir saadet telakki edersiniz.



Ey Araplar, Kur’an-ı kerim, sizin lisanınızla indi. Bugüne kadar birçok edebiyatçının, şairin sözünü dinlediniz. Hiçbirisine benzemiyor. Bunun insan sözü olmadığını, İlahi bir kelam olduğunu düşünürseniz, anlarsınız.



Demek ki âyetteki anlamak, bunun ilahi kelam olduğunu anlamaktır. Yoksa ahkamını anlamak değildir. Eğer öyle olsaydı, (Ey Resulüm, Kur’an-ı kerimi insanlara açıklaman için indirdik) mealindeki âyet-i kerimeye zıt olurdu. (Nahl 44)



Eğer Yunanca olsaydı

Fussilet suresinin, (Eğer biz Kur’an-ı kerimi yabancı bir dilde okunan bir kitap kılsaydık. Diyeceklerdi ki, âyetleri tafsilatlı şekilde açıklanmalıydı. Muhatapları Arap olduğu halde, Arapça olmayan bir kitap mı geldi) mealindeki 44. âyet-i kerimesinin tefsirlerdeki açıklaması da şöyledir:



Kur’an-ı kerim [İbranice, Yunanca falan değil] sizin lisanınızda, yani Arapça’dır. Siz Arap olduğunuza göre, ifâdelerinin vecizliğinden, şaheserliğinden bu Kur’an-ı kerimin İlahi bir kelam olduğunu anlarsınız. Yoksa, (Siz Arap olduğunuza göre, Kur’anın ahkamını da anlarsınız) denmiyor.

[Tokatlı Şeyh-ül-islam Mustafa Sabri efendi, (Biz Arabi’yi az biliriz. Fakat Kur’an-ı kerimi Araplardan daha iyi anlarız) buyuruyor.]



Lisanı Arabi olan herkes Kur’anı anlayamaz. Lisan ayrı, ilim ayrıdır. Türkçe bilen insan, tıp, hukuk, fen gibi bilgileri bilir mi? Kur’an-ı kerim baştan başa bir ilim deryasıdır. Her Arabi bilen Kur’an-ı kerimi nasıl anlar? Ateist yazar gibi, tercümesini okuyup da, (Bakın Kur’anda çelişki var) demek ne kadar abes ve saçmadır.



Eshab-ı kiramın anlayışı

Eshab-ı kiramın hepsi müctehid, birer büyük âlim oldukları halde, âyet-i kerimeleri farklı anlamışlar, ictihadları farklı olmuştu. Mezheplerin çıkışında da âyet-i kerimelerin farklı anlayışının rolü vardır.



Urvet-ül-vüska Muhammed Masum-i Faruki hazretleri buyuruyor ki:

(Bir gün Resulullah, Hz. Ebu Bekire Kur'an-ı kerimin ince manalarından birkaçını onun seviyesine göre anlatıyordu. Hz. Ömer yanlarına gelince, konuşma üslubunu ve bahsettiği ince sırları, onun da anlayacağı şekilde değiştirdi. Yanlarına Hz. Osman gelince yine üslubunu değiştirdi. Hz. Ali gelince de böyle yaptı. Resulullah efendimizin, her değiştirmesi, oraya gelen zatların istidatlarının farklı oluşlarından idi.) [M. Masumiyye 59]



Hadis-i şeriflerde (Benden sonra peygamber gelseydi, Ömer olurdu), (Osman’ın şefaati ile Cehennemlik yetmiş bin kişi sorgusuz Cennete girecektir) ve (Ben ilmin şehriyim Ali de kapısıdır) buyuruldu. Her üçü de bu derece yüksek olduğu ve Arabiyi çok iyi bildiği halde, Hz. Ebu Bekire anlatılan tefsiri bile anlayamadılar. Çünkü Peygamber efendimiz herkese derecesine göre anlatıyordu.

Hadis-i şerifte buyuruldu ki:

(İnsanlara akıllarına, anlayışlarına göre söyleyin, onlara [dinin hükmünü] inkâr ettirecek şekilde söylemeyin ki, ALLAH’ı ve Resulünü yalanlamasınlar.) [Buhari]



ALLAHü teâlâ, (Peygambere sorun, âlimlere sorun) buyuruyor. Bazıları, bizzat kendim anlayacağım diye inat ediyor. Herkes kendisi anlayabilseydi o zaman peygambere ne lüzum kalırdı?



Kur’an-ı kerimi, lisanı Arapça olanlar bile anlayamaz. Hatta evliyanın ve ulemanın en büyükleri olan Eshab-ı kiram bile, âyetlerin manalarını Resulullah efendimize sorarlardı. Bir Hadis-i şerifte buyuruldu ki:

(Kur’an, ALLAH’ın metin ipidir. Manalarının hepsi anlaşılmaz. Çok okumak ve dinlemekle eskimez.) [İbni Mace]



Kur’an-ı kerim çok veciz olup, bitmez tükenmez manalarının bulunduğu, bütün manaları bildirilse bile, yazmak için kağıt ve mürekkep bulunamayacağı bizzat Kur’an-ı kerimde bildirilmektedir.

Mealen buyuruluyor ki:

(De ki, Rabbimin [İlmini, hikmetini bildiren] sözleri için, denizler mürekkep olsa, bir o kadar daha deniz ilave edilse, denizler tükenir, Rabbimin sözleri tükenmez.) [Kehf 109, Beydavi]



Anayasayı, bir kanunu anlamak için hukukçulara gidiliyor. Halbuki bunları da insan yazmıştır. Bir kanundan bile herkes aynı şeyi anlamazken, ALLAH’ın kelamını herkes nasıl hemen kolayca anlayabilir?



Doğrusunu anlayabilmek için, bir Kur’an tercümesine [meallere] değil, İslam âlimlerinin tefsirlerine bakmak gerekir.

20/3/2009

Namaz Kılmayanın 15 Sıkıntısı ...

“Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki:
(Namazı özürsüz kılmayan kimseye, ALLAHü teâlâ onbeş sıkıntı verir.
Bunlardan altısı dünyada, üçü ölüm zamanında, üçü kabirde, üçü kabirden
kalkarkendir.

Dünyada olan altı azap:

Dünyada çekeceği azaplar:
1- Namaz kılmayanın ömründe bereket olmaz.
2- ALLAHü teâlânın sevdiği kimselerin güzelliği, sevimliliği kendine kalmaz.
3- Hiçbir iyiliğine sevap verilmez.
4- Duâları kabûl olmaz.
5- Onu kimse sevmez.
6- Müslümanların birbirlerine yaptıkları iyi duâlarının buna fâidesi olmaz.

Ölürken çekeceği azaplar:
1- Zelîl, kötü, çirkin can verir.
2- Aç olarak ölür.
3- Çok su içse de, susuzluk acısı ile ölür.

Mezarda çekeceği acılar:
1- Kabir onu sıkar. Kemikleri birbirine geçer.
2- Kabri Cehennem ateşi ile doldurulur. Gece, gündüz onu yakar.
Cehennem ateşi dünya ateşine benzemez.
3- ALLAHü teâlâ, kabrine çok büyük yılan gönderir. Dünya yılanlarına
benzemez. Hergün, her namaz vaktinde onu sokar. Bir an bırakmaz.

Kıyâmette çekeceği azaplar:
1- Cehenneme sürükleyen azap melekleri yanından ayrılmaz.
2- ALLAHü teâlâ, onu kızgın olarak karşılar.
3- Hesâbı çok çetin olup, Cehenneme atılır.)
Namaz kılmayanın ömründe, bereket olmaz. Ömründe, hayır ve menfaat
görmez. Ömrü çeşitli hastalıklarla, sıkıntılarla geçer. Ma’nevî huzûru
olmaz. Sahip olduğu dünyalıklar onu rûhî sıkıntıdan kurtaramaz
 
 
 
 
Ey Rabbimiz! Senden;
Senin sevmeni, Senin sevdiklerinin sevgisini ve bizi Senin sevgine ulaştıracak amellerin sevgisini dileriz. Senden tertemiz bir hayat, dosdoğru bir ölüm, rezil etmeyen ve ayıpların sayılıp dökülmediği bir dönüş istiyoruz.

Ya Rab!
Bizi de o enginlerden engin rahmetinden hissedâr kıl...İmanımızı kemâle ulaştırmak sûretiyle kalblerimizi itmi'nanla doldur...Lütfunla yakînimizi etemmiyet vasfıyla zenginleştir!

"Rabbimiz!
Unutursak veya hataya düşersek bizi sorumlu tutma. Ey Rabbimiz! Bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır yük yükleme. Ey Rabbimiz! Bize gücümüzün yetmediği işler yükleme! Bizi afet! Bizi bağışla! Bize acı! Sen bizim Mevlâ`mızsın. Kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et!"  (Bakara, 286)

(AMİN)
« Önceki :: Sonraki »








PREKLE.COM - Gercek Pagerank Degeriniz

Uyarı: Sitemiz internet üzerinden gelen kaynakları paylaşmaktatır. Eğer size ait herhangi bir çalışma görürseniz ve burada yayınlanmasını istemiyorsanız lütfen o yazıya ait yorum kısmından bizi uyarın, uyarınız alındığında yazınız kaldırılacaktır.