Çocuğunuzun gülmesine izin verin..

2012-08-01 09:41:00

 

 Bir gün seminere başlamadan önce kısa boylu güler yüzlü birisi
  geldi, Hocam elinizi öpmek istiyorum, dedi. Ben el öptürmekten pek
  hoşlanmadığım için, yanaktan öpüşelim, dedim, öpüştük. Aramızda
  şöyle bir konuşma yer aldı:
  - Hayrola, neden elimi öpmek istedin?
  - Hocam, üç yıl önce sizin bir seminerinizi katıldım. Hayatım değişti.
  O seminerden sonra daha mutlu bir ailem var ve size teşekkür etmek
  istiyorum; onun için elinizi öpmek istedim.
  - Ne oldu, nasıl oldu?
  - Üç yıl önce şirketimizin organize ettiği iki günlük bir seminerde
  bizimle beraberdiniz. O seminerin bitişine doğru dediniz ki, "Bir
  insanın anavatanı çocukluğudur. Çocukluğunu doya doya yaşayamamış
  bir insanın mutlu olması çok zordur. Bir annenin, bir babanın en
  önemli görevi, çocuklarının çocukluğunu doya doya yaşamasına
  olanaklar yaratmaktır."
  Bir süre sustu, bir şey hatırlamak ister gibi düşündü, sonra
  konuşmaya devam etti:
  - Hatta daha da ilerisi için söylediniz; dediniz ki, "Bir ulusun en
  önemli görevi çocuklarının çocukluğunu doya doya yaşamasına
  olanaklar yaratmaktır." Ben bir baba olarak sizi duyduğum zaman
  kendi kendime
  düşündüm: Ben bir baba olarak çocuğumun çocukluğunu doya doya
  yaşamasına fırsatlar yaratıyor muyum? Böyle bir sorunun o zamana
  kadar hiç aklıma gelmediğini fark ettim. Ben ne yapıyorum, diye
 düşündüm.*
  Benim yaptığım sanırım birçok babanın yaptığının aynısıydı. Dokuz
  yaşındaki oğlum ben işten eve gelince beni görmemeye, benden kaçmaya
  çalışıyordu. Neden kaçmaya çalışıyordu, biliyor musunuz, Hocam?
  - Hayır, neden?*
  - Çünkü onu görünce hemen şu soruyu soruyordum. "Oğlum bugün ödevini
  yaptın mı?" Tuhaf tuhaf bakıyor, gözünü kaçırıyor, daha da
 * sıkıştırınca, hayır anlamına gelen, "cık" sesini çıkarıyordu.*
  Kızıyordum, söyleniyordum, "Niye yapmıyorsun ödevini!" diyordum.
  Aramızda sürekli tartışmalar, sürtüşmeler oluşuyordu. Tabii bunun
  sonucunda bütün aile huzursuz oluyordu.
  Burada biraz sustu, soluklandı. Sanki hatırlamak istemediği anılar
  vardı; onların üstesinden gelmeye çalışıyordu. Sonra konuşmaya devam
  etti:
  - Ben sizin seminerinizden çıktıktan sonra düşünmeye başladım. "Ben
 ne biçim babayım," diye kendime sordum. Seminer için geldiğim*
  İstanbul'dan çalışma yerim olan Kayseri'ye gidinceye kadar düşündüm;
 otobüste bütün gece düşündüm ve sonra kendi kendime dedim ki, eşimle
  konuşayım, biz birlikte bir karar alalım. Diyelim ki bu çocuk
  isterse beş yıl sınıfta kalsın, ama doya doya çocukluğunu yaşasın.
  - Radikal bir karar!*
  - Evet, uçta bir karar, ama bu karar içime çok iyi geldi, Hocam.
  Gerginliğim, üzüntüm gitti, içim rahat etti. Ben eve gelince eşime
  dedim ki, hadi gel otur, konuşalım. Yemekten sonra oturduk konuştuk,
  çocuklar yattı biz konuşmaya devam ettik. Seminerde anlatılanları
  aktardım, böyle böyle böyle diye izah ettim ona ve en nihayet dedim
  ki, ya benim gönlümden ne geçiyor sana söyleyeyim. Bizim oğlumuz var
  ya bizim oğlumuz, o isterse beş yıl sınıfta kalsın, ama çocukluğunu
  yaşasın! Şimdiye kadar onun çocukluğunu yaşamasıyla ile ilgili pek
  bir çaba göstermedik, bir bilinç göstermedik, oluruna bıraktık. Gel
  şimdi değiştirelim bunu.
  - Eşiniz ne dedi?
  - Hocam biliyor musun ne oldu?
  - Ne oldu?*
  - Karım hayretle bana baktı ve dedi ki, "Bu ne biçim seminer be! Kim
  bu adam? Öyle şey mi olur; yok bizim ki çocukluğunu yaşayacakmış!
 Bizim çocuk çocukluğunu yaşarken öbürküler sınıflarını geçecek
  ilerleyecek! Öyle şey olmaz."

 - Anlıyorum; anne olarak çocuğunun geride kalmasını istemiyor,
  kaygılanıyor!
  - Fakat hocam ben pes etmedim, bırakmadım, mücadeleye devam ettim.
  Her gün, her akşam gece yarılarına kadar karımla konuştum. Üç
  gecenin sonunda bana, peki ne halin varsa gör, dedi.
  - Pes etti, yani. Peki, sen ne yaptın?
  - İşte onu dediği günün sabahı eşofmanımı, ayakkabımı şöyle kapının
  yanına bıraktım işe gittim; işten dönünce oğlumun gözüne baktım ve
  dedim ki, oğlum bugün doya doya oynadın mı? Bana hayretle baktı ve
  "Hayır!" anlamına gelen "cıkk" dedi. O zaman, hadi gel beraber
  aşağıya ineceğiz, oynayacağız, dedim. Eşofmanımı giydim, ayakkabımı
 giydim, onunla beraber sokağa çıktık. Pencereden arkadaşları
  bakıyorlarmış, onlar da sokağa çıktılar; birlikte sokakta oyun
  oynadık. Akşam saat altıdan sekiz buçuğa kadar sokaktaydık. Eve
  gelince toz toprak içindeyiz, beraber banyoya girdik, duş yaptık.
 Havluyla kuruladım, çok mutluyduk ve o günden sonra işten dönünce
  her gün onunla oynamaya başladım. Her gün, her gün, her gün oynadım.

Yedi gün sekiz gün sonraydı galiba, bir gün banyodan çıkarken onu kuruluyorum havluyla,
kolumu tuttu, bana döndü ve dedi ki, baba ya, ben seni çok seviyorum.
Hocam nefesim durdu, gözüm yaşardı, konuşamadım. Çünkü farkına
vardım ki, şimdiye kadar sevdiğini hiç söylememişti. Düşündüm, şimdiye kadar hiç söylemediğinin farkında değildim;
belki ömür boyu söylemeyecekti.
 

 "Ne büyük tehlike!" diye düşündüm. Ömür boyu onun bana bu cümleyi
  söylemediğinin farkında olmayacaktım.
  - Demek farkına vardın, seni kutlarım. Senin farkına vardığın bu
  durum birçok anne ve babanın farkında olmadığı gizil, örtük ama
  önemli bir tehlike!
  - İçimde bir şükür duygusu, havluyla çocuğumu kuruladım ve giydirdim
  ve artık her gün oyun oynamaya devam ettik. Zaman geçti, iki hafta
  sonra okul, öğretmen veli buluşması için okula davet etti. Daha
  önceki veli buluşmalarında öğretmen, "Sizin oğlunuz akıllı bir
  çocuk, ama ödevleri kargacık burgacık yazıyor, dikkat etmiyor.
  Sınıfta arkadaşlarını rahatsız ediyor, onları itiyor kakıyor, lütfen
  onunla konuşun. Ödevlerine ilgi gösterin, sınıfta arkadaşlarını
  rahatsız etmesin. Ödevlerini doğru dürüst yapsın," demişti. O
  nedenle öğretmen buluşmasına gitmekten çekiniyordum. Bu davet
  gelince ben eşime dedim ki, hadi okuldaki buluşmaya beraber gidelim!
  Yok, dedi, sen tek başına gideceksin, ben gelmeyeceğim.

  - Eşiniz gelmek istemedi!*

  - Hayır istemedi. Ya beraber gidelim, diye ısrar ettim hayır hayır
  sen yalnız gideceksin dedi. Ben yalnız gittim ve diğer veliler
  geldikçe sıra bende olduğu halde sıranın arkasına geçtim, sıranın
  arkasına geçtim ki başka kimse olmadan öğretmenle konuşayım, diye.
 Mahcup olacağımı düşünüyordum. Her şeyin daha kötüye gittiğini
 düşünüyordum.
  En nihayet bütün veliler öğretmenle konuşmalarını bitirip gittiler.
  Sıra bende! Öğretmenin karşısına geçtim, bana baktı gülümsedi, siz
  ne yaptınız bu çocuğa, dedi. Hiç cevap vermedim, önüme baktım.
  Lütfen söyleyin ne yaptınız bu çocuğa, dedi. "Çok mu kötü hocam?"
  diye sordum. Gülümsedi, hayır, kötü değil, dedi. "Artık sınıfta
  arkadaşlarını hiç rahatsız etmiyor, ödevleri iyileşti, tam istediğim
  öğrenci oldu. Ne yaptınız bu çocuğa siz?"

  - Herhalde bir baba olarak çok mutlu oldunuz?
  - Hocam biliyor musunuz öğretmenin karşısında ağlamaya başladım.
 İnanamıyordum kulağıma, içimden, vay evladım, biz sana ne yaptık
 şimdiye kadar, duygusu vardı. Eve geldim, karım yüzüme baktı,
  gözlerim ağlamaktan kıpkırmızı. "O kadar mı kötü?" diye sordu. Ona
 da cevap veremedim Hocam, ona da cevap veremedim! Ağladım. Daha sonra
 anlattım.
 Hocam onun için sizin elinizi öpmek istedim, teşekkür ediyorum.
Benim oğlumun ve onun küçüğü kızımın hayatını kurtardınız. Ailemin
mutluluğu kurtuldu. Hakikaten bir insanın anavatanı çocukluğuymuş.
Anavatanı mutlu olan bir çocuk çalışmasını, okulunu her şeyini bütün
gücüyle yapar ve orada başarılı olurmuş.
"Gel seni yeniden kucaklayayım!" dedim. Kucaklaştık.
"Çocuklar Gülsün diye!" yaşayalım. Çünkü insanın anavatanı  çocukluğudur.
Çocuklar gülerek, oynayarak büyürse, sonunda büyükler güler.
Büyükler mutlu olup gülümseyince tüm ülke, tüm insanlık güler.
Çocukların gülmesine hizmet veren herkese selam olsun!
Doğan CÜCELOĞLU

347
0
0
Yorum Yaz