İyiBirYer

Google
 
Google Gruplar
İyiBirYer grubuna kayıt ol
E-posta:
Bu grubu ziyaret et

6/9/2007

Parmak niye çıtlar..

Bazı insanlar her iki elinin parmaklarını birbirine geçirerek ve onları gererek ses çıkarırlar. Yani çıtlatırlar da diyebiliyoruz. çoğumuz buradan gelen sesin kemiklerden geldiğini sanırız, hatta rahatsız oluruz ama nedense bunu yapanlar hallerinden memnun görünürler.
En çok ve kolaylıkla çıtlayan yerler vücudumuzda en çok bulunan sürtünmeli eklem yerleridir. Bu tip eklem yerlerinde, örneğin parmaklarımızda, iki kemiğin birleştiği yerde bir bağlantı kapsülü vardır. Bu kapsülün içinde kemiklerin hareketleri sırasında buraları yağlayan bir sıvı vardır. Bu sıvının içinde erimiş halde oksijen, nitrojen ve karbondioksit gazları bulunur. Vücudumuzda en kolay çıtlatabileceğimiz eklem yerlerimiz parmaklarımızdır. Parmaklarımız gerilince eklem yerlerimiz düzleşince bu kapsül de gerilir. içindeki sıvının basıncı azalır ve gaz kabarcıkları patlamaya başlar. işte kulağımıza gelen bu seslerdir. Patlayan kabarcıklar neticesinde gazlar bu sıvıyı terk eder, sıvı daha da genleşir ve eklem yerlerinin hareket kabiliyetini artırır.
Aynı parmağınızı arka arkaya çıtlatamazsınız. Bir süre beklemeniz gerekir, çünkü gaz kabarcıklarının sıvı içerisinde tekrar oluşması biraz zaman alır.



2/8/2007

Çayı kim keşfetti?

Çaysız bir dünya nasıl olurdu acaba? Çay keşfedilmeseydi, çaydanlık, çay fincanı,
kaşığı, işyerlerinde çay paydosu, şehirlerarası otobüslerde çay molası olamazdı.
Şükür ki çay milattan önce 2737 yılında büyük Çin İmparatoru Shen Nung
tarafından tesadüfen de olsa keşfedildi.

Shen Nung bir gün bahçede ağzı açık bir kapta su kaynatırken çalılıklardan bir
kaç yaprak kaynayan suyun içine düştü. Nung yaprakları suyun içinden
toplayamadan yapraklar suda kaynamaya, hoş bir koku etrafa yayılmaya
başladı. İmparator merak edip suyun tadına bakınca çay keşfedilmiş oldu.

İmparatorun kendi keşfi hakkındaki düşüncesi çayın susuzluğu bastırdığı,
harareti giderdiği ve uykuya olan isteği azalttığı şeklindeydi. Çay ismi de
Çincedeki "ça"dan geliyor. Benzer şekilde çaya Ruslar "chay" Araplar "shaye"
Japonlar 'cha' diyorlar.

Çay bugün dünyada sudan sonra en çok içilen içecektir. Avrupa'ya gelişi 1610
yılını buldu, başlangıçta da ilaç muamelesi gördü. Halbuki o yıllarda çay Orta
Asya'da o kadar değerliydi ki çay balyaları ticarette para yerine geçebiliyordu.

Çayın Avrupa'ya geldiği ilk yıllarda tüccarlar satışını ateş düşürücü, mide ağrısı
giderici, romatizmayı önleyici bir ilaçmış gibi yaparlarken, doktorlar biraz daha
ileri giderek çaydan yapılan iksirin tüm hastalıklara karşı direnç kazandırdığını
ve yaşlanmayı geciktirdiğini ileri sürüyorlardı.

Zamanla bu sefer de çayın aleyhine görüşler yayılmaya başladı. Fransız fizikçiler
çayı asrın en münasebetsiz yeniliği diye nitelendirirlerken bir Alman doktor da
40 yaşından sonra çay içenlerin ölüme daha yakın olacaklarını iddia ediyordu.


İngiltere'de ise çay içmek alışkanlık haline gelince kadın dergileri ev
kadınlarının çay yüzünden ev işlerine soğuk bakmaya başladıklarını,
ekonomistler ise çalışmaya harcanacak zamanın çay içmekle tüketildiğini ileri
sürdüler. Ancak bunların hiçbiri çayın dünyanın en favori içeceği olmasını
önleyemedi. Miktar tam olarak bilinemiyor ama dünyada senede 2 milyon ton
civarında çay tüketildiği tahmin ediliyor.

Günümüzde çayın yaygınlaşmasına en çok etki eden faktör poşet çayın icadıdır.
Her ne kadar icadının tam farkına varmasa da poşet çayın mucidi Thomas
Sullivan'dır. Kahve ve çay ticareti ile uğraşan Sullivan, müşterilerine sık sık çay
örnekleri gönderiyordu. Başlangıçta bu iş için teneke kutuları kullanırken,
sonradan elde dikilmiş ipek torbaların bu iş için daha pratik ve ucuz olacaklarını
düşündü.

Çok geçmeden siparişler başladı ama şaşırtıcı olan esas malı değil torba içindeki
örnek çayları sipariş etmeleriydi. Müşteriler torbaların çayın kaynamasını
kolaylaştırdıklarını keşfetmişlerdi. Çayın torba (poşet) içinde satımı o kadar
geliştirildi ki Batı ülkelerinde tüketim oranı toplam çay tüketiminin yarısına
ulaştı.

2/8/2007

Balık yemek zekayı arttırır mı?

Beslenme uzmanları olumsuz hiçbir yanı bulunmayan balık etini hararetle
tavsiye ederler. Balıkta bol miktarda protein, vitamin ve mineral tuzlar vardır.
Tuzlu suda yaşamasına rağmen balık etinde çok az tuz vardır. Hatta balıkların
birçok türünü doktorlar tuzsuz yemek rejimlerinde önerirler.

Yağlı balıklarda bulunan lipitlerin insan sağlığı üzerine hiçbir zararları olmadığı
gibi vücudu kalp ve damar hastalıklarına karşı da korurlar. Bol miktarda balık
tüketilen ülkelerde yapılan sağlık ve yaşam süresi istatistikleri de bu görüşü
destekler.

19. Yüzyılda iki Alman kimya mühendisi, beynin zihinsel aktivitesini
yürütebilmesi için gerekli kimyasal elementin 'fosfor' olduğunu ileri sürdüler.
Hatta bu düşüncelerini 'fosfor olmadan bir beyin sağlıklı çalışamaz' diyerek çok
iddialı bir biçimde sundular.


Bu arada bir başka bilimci de balık etinin fosfor bakımından çok zengin
olduğunu ortaya çıkarınca, bu iki fikir birleşti ve balık etinin beyine dolayısıyla
zeka gelişimine çok faydalı olduğu gibi genel bir inanış doğdu.

Aslında fosfor insan organizması için gerçekten gereklidir. Gereken miktar et,
süt, tahıllar ve sebzelerin yanında balıklardan da sağlanır. Fosfor vücutta
kemiklerde ve dişlerde kalsiyumla birleşmiş halde bulunur. Fosforun eksikliği
çocuklarda kol ve bacak kemiklerinde biçim bozukluklarına, yetişkinlerde ise
kemik yumuşamasına neden olur.

Eczacılıkta kullanılan fosfor ise beyaz fosfordur. Eskiden fosforlu bitki yağı ve
fosforlu balık yağı şeklinde insanlara sinir kuvvetlendirici ilaç olarak verilirdi.
Zamanla bu tip ilaçların zehirlenmelere yol açtıkları tespit edildi ve kullanımdan
kaldırıldılar.

Günümüze kadar yapılan araştırmalarda fosforun, beynimize gerekli diğer
kimyasal elemanların yanında fazladan bir faydasının olduğu ve beynin
fonksiyonlarım arttırdığı saptanamamıştır.

Sonuç olarak, balıkta ciddi bir oranda fosfor yoktur, olsa bile fosforun fazlası
insan zekasını arttırmaz sadece çok ciddi zehirlenmelere yol açar.

2/8/2007

Soğuk bir şey yediğimizde niçin başımız ağrıyor?

İnsanların yaklaşık yüzde 30'unun dondurma gibi çok soğuk bir gıdayı yedikten
veya soğuk bir içeceği çabucak içtikten sonra başları ağrır. 'Beyin donması' veya
'dondurma başağrısı' da denilen bu ağrı, kalp hastalarının sol kollarında
duydukları ağrı gibi, orijini farklı, duyulduğu yerin farklı olduğu bir ağrı
çeşididir. Ağrı ağızda değil de başta duyulmaktadır.

Bir görüş, bunun nedeninin sinüslerimiz, yani burnumuzdan aldığımız havayı
akciğere giderken nemlendiren, hastalandığımızda şişen, burnumuzun üstündeki
boşluklar olduğunu ileri sürüyor. Buna göre soğuk bir şey yenildiğinde,
boşluklardaki hava aniden soğuyarak, ağrıya hassas sinir uçlarını tetikliyor ve
ağrının başta hissedilmesine sebep oluyor.

Diğer bir görüşe göre ise ağzımızın kenarlarında ve tavanında bulunan
damarlardaki kan hücrelerinin akışı ağrıya neden oluyor. Soğuk bir şey
yenildiğinde kan, o bölgeyi ısıtmak için soğuk kısma hücum ediyor. Bu kanın bir
kısmı başımızın ön tarafından geliyor ve geldiği yerdeki acı/ağrı alıcılarını ikaz
ediyor ve bu sebeple de ağrı başta duyuluyor.

Hangi görüşün tam doğru olduğu henüz kesinlik kazanmış değil. En iyisi soğuk
gıdaları biraz daha yavaş yiyip, içmek ve ağızda biraz bekletip ısıtmak. Böylece
hem gıdanın lezzeti daha iyi alınır hem de kimsenin başı ağrımaz.

2/8/2007

Kafeinin ne kadarı zararlıdır?

İnsanların sıkılınca geleneksel olarak başvurdukları üç şey alkol, nikotin ve
kahvedir. Alkol alınmasına ve sigara içilmesine sağlık kuruluşlarınca karşı
çıkılmasına karşılık kahve içme alışkanlığı hiç bir zaman benzeri eleştirilerle
karşılaşmamıştır. Halbuki fazla miktarda kahve içimi de anormal zihinsel
durumlar oluşturabilir, kafeinin birden kesilmesi kendine özgü olumsuz belirtiler
ortaya çıkarabilir.

Günlük hayatımızda başlıca kafein kaynakları, kahve, çay, çikolata, kakao ve
kolalı içeceklerdir. Kafein en çok kahvede bulunur, çayda ise kahvenin yarısı ile
beşte biri kadardır. Bir fincan kahvede 85-100 miligram, bir bardak çayda 60
miligram, kolalı içeceklerin litresinde ise 100-130 miligram kafein bulunur. Bu
nedenle kafein üzerindeki araştırmalar kahve üzerinde yoğunlaşmıştır.

Kafeinli içecekler içildiklerinde vücut tüm kafeini emer, kandaki seviyesi 15-45
dakikada en yüksek seviyesine çıkar. Alınan miktarın en azından yarısının
vücutta kullanılıp atılmasına kadar geçen zaman yaklaşık 5 saattir. Kafein
kandaki yağ asitlerinin seviyesini arttırır, bu maddeler enerjiye çevrilerek vücut
direncini arttırırlar. Kafein sinir sistemine uyarıcı etki yapar, uykuya olan
reaksiyon zamanını uzatır, canlılığı arttırır.

Bir insan kısa sürede 6-7 fincan kahve içerse, kafeine bağlı, huzursuzluk,
uykusuzluk, ishal, kalp çarpıntısı gibi belirtiler görülebilir. Ancak kafein
zehirlenmesi olabilmesi için günde 80-100 fincan kahve, 125 bardak çay veya 200
kutu kolalı içecek içilmesi gerekmektedir ki bu da pratikte mümkün değildir.

5-10 gramlık kafein tozu erişkin bir kişiyi öldürebilmektedir. Kafein zehirlenmesi
belirtileri sıkıntı, kusma, kalp çarpıntısı ve komadır. Kalbin durması ve solunum
yetersizliği nedeniyle ölüm bile meydana gelebilir.

Aşırı kahve alımının şeker, gut, mide, bağırsak ve idrar yolları hastalıklarına da
yol açtığı ileri sürülmüş ama bu hastalıkların hiçbirinin nedeni ile aşırı kafein
alımı arasındaki ilişki kanıtlanamamıştır.

2/8/2007

Dünya tarihinde bugüne kadar kaç insan yaşadı?

Bunu kesin hatta yaklaşık olarak bilmek bile zor, çünkü evrim teorisi daha tam
açıklığa kavuşmuş değil. İnsanı ne zamandan başlayarak insan nüfusuna dahil
etmek gerekiyor hususu üzerinde bir fikir birliğine varılabilmiş değil.

Maymunlar gibi ellerini ayak gibi kullandığı zamanlardan mı, iki ayağı üzerine
kalkmayı başardığı zamandan beri mi, yoksa toplumsal yapıda belli bir üretim
yapabildiği, yani diğer canlılardan ayrı olarak içgüdüleri yerine aklını
kullanmaya başladığı zamandan beri mi inşam "insan" saymak gerekiyor belli
değil.

Tabii ilk insanlar da on binlerce yıl yiyecek bulma ve yaşama kaygılarından
nüfus sayımına vakit ayıramadılar. Tahinini olarak bu sayının 60 milyar ile 110
milyar arasında olduğu sanılıyor. Kesin sayı vermeyi seven araştırmacılar ise
dünyada 200 bin yıldan bu yana 70 milyar insanın doğup öldüğünü söylüyorlar.
Şu anda dünya nüfusunun 6 milyarı geçtiği hesaba katılırsa şu fani dünyadan
gelip geçmiş insanların neredeyse yüzde 10'u hala aramızda.

2/8/2007

Ay'ın sahibi kimdir?

Bu gün Ay yüzeyine dikilmiş tek bayrak ABD'ye ait. Aya ilk ayak basmanın
yanında 1969-1972 yılları arasında 12 ABD'li astronot ay yüzeyinde dolaştılar,
toplam 170 saat Ay'da kaldılar. Bu arada sağa sola kilometrelerce yürüyüş
yaptılar. Dünyaya dönüşlerinde 400 kilogram kaya ve toprak örneği, 30,000
fotoğraf getirdiler.

Bütün bunlar az şey değil. Onca çalışma, emek, bilgi, para ve risk. Ay için sarf
edilen ve katlanılan bunca şeye karşılık Ay'ın ABD'ye ait olması pek mantıksız
gelmiyor. Niçin Ay'ı da bir eyaletleri ilan edip bayraklarına bir yıldız daha ilave
etmediler?

Aslında insanların çoğu tarafından, Neil Armstrong'un aya ilk ayak basışından
ve oraya ABD bayrağını dikmesinden beri Ay'ın ABD malı ve toprağı olduğu
sanılıyor. Ancak bu bayrak sembolik açıdan bir önem taşıyor ve şimdilik Ay
kimseye ait değil.

Sovyet Rusya ile ABD'nin uzaya gitme yarışına başlamaları ile birlikte uzayı
sahiplenme konusu da gündeme geldi. Sonunda 1968 yılında, yani Ay'a
seyahatten bir yıl önce yapılan uluslararası bir anlaşma ile çözüme ulaşıldı. Ay'ın
ve diğer gökcisimlerinin ve uzayın araştırılması ve kullanılması konusunda
belirli kurallar getirildi.

Bu anlaşmaya göre, uzay hiç bir şekilde ve hiç bir ulus tarafından
sahiplenilemez. Tüm dünyanın malı olarak kabul edilen Antarktika gibi uzay ve
Ay kimseye ait değil veya herkese ait. İsteyen gidebilir.

2/8/2007

Ay'ın nasıl oluştuğu niçin hala bilinemiyor?

Ay'ın kütlesi Dünya'nın 81'de biri kadardır ve bir gezegen uydusu olabilmek için
çok büyüktür. Güneş sistemimizde başka örneği yoktur. Gerçi Jüpiter, Satürn ve
Neptün'ün de Ay'ın boyut ve kütlesine yakın uyduları vardır ama bu
gezegenlerin kütleleri de dünyamızdan sırasıyla 318, 95 ve 12 kat daha çoktur.
Bu durumda Ay'ın oluşumu özel bir problem niteliğini taşıyor.

Dünyamızın tek doğal uydusu, uzaydaki en yakın komşumuz Ay, binlerce yıl
önceki uygarlıklar tarafından Tanrıça olarak değerlendirilirken, zamanla düzenli
hareketleri ile takvimin oluşmasını da sağlamıştır.

Yakınlığı nedeni ile gözlemlenmesi kolay olan Ay'ın 17. yüzyılın başından
itibaren teleskopla incelenmesine de başlandı ve bu gelişim 1969 yılında Ay'a ilk
defa bir insanın ayak basmasıyla son aşamasına geldi.

Bütün bu gelişmelere rağmen Ay'ın nasıl oluştuğu hala bilinmiyor. Yaşının diğer
gezegenler gibi dört küsur milyar yıl olduğu, şu anda dışında ve içinde hiç bir
faaliyet olmayan ölü bir gök cismi olduğu, Dünya ile karşılıklı çekim gücü
sonucunda denizlerde gel-git olayını yarattığı ve Dünya'nın dönüşünü gittikçe
yavaşlattığı biliniyor ama nereden geldi, nasıl oluştu halen meçhul.

Ayın oluşumu hakkında üç teori vardır. Birincisi, dünyanın oluşumunun
başlangıcında çok hızlı döndüğü ve bu nedenle bir parçasının koparak Ay'ı
oluşturduğu şeklindedir. Yapılan hesaplamalara göre bu kopma olayının
meydana gelebilmesi için Dünya'nın o zamanlar kendi ekseni etrafında iki saatte
bir dönüş yapması gerekiyordu ki, bilimsel verilere göre, bu, mümkün değildir.
Ayrıca Dünya'nın ve Ay'ın yapılarındaki kimyasal birleşimlerin çok farklı olması
ve bunun Ay'dan getirilen aytaşlarının analizleri sonucunda ispatlanması birinci
teorinin doğruluğunu mümkün kılmamaktadır.

İkinci teori ise Ay'ın dünyanın yakınlarından geçerken, çekim alanına takılan bir
gök cismi olduğudur. Bu tez, birinci teorideki kimyasal birleşim farkını açıklar
ama bu şekilde, ayın hızını frenleyerek, yakalamayı sağlayacak büyük enerji
miktarını bugüne kadar bilinen hiç bir oluşumun sağlayamayacağı hesap
edilmiştir.

Üçüncü teoriye göre, Ay Dünya çevresinde dolanan, gaz, toz ve küçük taşlardan
meydana gelen parçacıkların zamanla bir araya gelmesi sonucu oluşmuştur.
Ancak bu da Ay'ın yörünge uzaklığım, neden büyük bir demir çekirdeğe sahip
olmadığını ve kimyasal farklılığı açıklayamaz. Yani hiç bir teori ayın oluşumuna
ait tutarlı bir açıklama getirememiştir.


Günümüzde Ay'ın tarihi çok iyi bilinmesine, 1969 ile 1972 yılları arasında Apollo
projesi kapsamında üzerinde insanlar dolaşıp, dünyaya örnekler getirmelerine
rağmen Ay'ın nasıl oluştuğu halen büyük bir sırdır.

Öyle görünüyor ki, günümüz bilimindeki tüm gelişmelere ve bu yoldaki
gayretlere rağmen, biricik uydumuz Ay, sırlarını şimdilik bize açıklamak
istemiyor. Ancak şurası mutlak ki, Ay genetik olarak dünyamızın yavrusu değil.
Nereden geldi, kim bilir?

2/8/2007

Evrende yolculuk nasıl olurdu?

Böyle bir soruyu ilkçağlarda okyanus kıyısında yaşayan bir kişiye 'bu denizlerin
sonuna yolculuk nasıl olurdu' diye sorsaydınız herhalde hayal gücünü bile
kullanamazdı. Biz bugün evren hakkında o zamanın insanının dünya hakkında
bildiğinden daha çok şey biliyoruz.

Şimdilik bilebildiğimiz kadarıyla evrenin büyüklüğünü daha iyi anlayabilmek
için gelin hayali bir uzay aracı ile hayali bir uzay yolculuğuna çıkalım ve içinde
bulunduğumuz Samanyolu galaksisinin ikizi Andromeda galaksisine bir gidip
gelelim.

Tabii bu uzay aracının hızı dünyamızdaki yolcu uçaklarınınki kadar, yani saatte
1,000 kilometre civarında olursa, Güneş'e bile varmak yıllarca sürer. Onun için
aracımızın hızının ışık hızı, yani saniyede 300,000 kilometre olduğunu
varsayalım. Bu hızı tahayyül edebilmek için bir silahtan çıkan merminin hızının
saniyede bir kaç kilometre olduğunu belirtelim.

Dünyadan hareket eder etmez, bir saniyeden biraz fazla bir süre içinde Ay'ı
sollar, 8 dakika sonra Güneş'te oluruz. Güneş'in sıcaklığından bir an evvel
kurtulmak için yolumuza devam edersek 5,5 saat sonra gezegenleri arkamızda
bırakarak Güneş istemimizden çıkarız. Buraya kadar 6 milyar kilometre yol
gelmişizdir ve geriye dönüp baktığımızda artık Dünya'nın yanında Ay'ı
seçemeyiz.

Güneş sisteminden çıkarken rotamızı en yakın yıldıza çevirelim. 4 yıl 3 ay sonra
Proxima Centauri'ye varırız. Buralardan artık Güneş sistemimizin devleri
Jüpiter ve Satürn de dahil hiç bir gezegen gözle görülemez sadece Güneş sönük
bir yıldız olarak gözümüze çarpar.

Madem hayali bir seyahat yapıyoruz, burada geçen ömrümüzün de sınırlı
olmadığını kabul edelim. 20 bin yıl sonra içinde bulunduğumuz yıldız grubu
Samanyolu'nun sınırına ulaşıp dışarı çıkarız Burada artık Güneş de gözden
kaybolur. Bir kaç yüz bin yıl daha boşlukta gidip geriye baktığımızda 100 milyar
yıldızdan oluşan Samanyolu'nu hızla dönen büyük bir girdap gibi görürüz.

İçinde bulunduğumuz Samanyolu galaksisine diğer ülkeler mitolojiden
kaynaklanan, 'süt' veya 'sütlü yol' anlamında 'Milky way' adını vermişlerdir.
Anadolumuzda ise bu yıldızlar topluluğu, saman çalan bir hırsız kaçarken
dökülen samanlara benzetilip 'Saman uğrusu' adı verilmiş bu ad zamanla
Samanyolu'na dönüşmüştür.

Güneşimiz 4,5 milyar yaşındadır ve Samanyolu'nda bir turunu 220 milyon yılda
tamamlar. Yani Güneş, gezegenler ve biz, bugüne kadar galakside 20 turu
tamamlamış bulunuyoruz. 22 milyon yıl sonra yirmi birinci tur da tamamlanmış
olacaktır. Son tur başladığında dinozorlar dünyada ortaya çıkmışlardı. Bir turda
dünyada olup bitenlere bakın

Dinozorlar 21. tur bitmeden dünyadan silinip gittiler. İnsanlık tarihi ise ancak
200 bin yıl evveline kadar gidebiliyor. Afrika'da bulunan, insanı andıran
maymun kalıntıları ise 3,5 milyon yıllık, yani 'Taş Devri' çizgi filmindeki Fred'in
hiç bir zaman bir dinozoru olamadı.


Neyse biz yolculuğumuza devam edelim. Bu arada gözümüze bizim
Samanyolu'na benzer başka yıldız grupları da çarpar. Bunlardan en yakın
olanına 400,000 yıl sonra ulaşırız. Işık hızı ile yoluna devam eden uzay aracımız
3 milyon yıl sonra Samanyolu'nun ikizi olarak bilinen Andromeda galaksisini de
geçerek galaksiler grubunun dışına çıkar ve daha büyük bir boşluğa dalar.

Aslında biz dünyadan baktığımızda bu mesafeden 3-4 bin kat daha uzak gök
cisimlerini de gözlemleyebiliriz ama iyisi mi boşlukta kaybolmaktansa artık geri
dönelim, evimize varmak için daha 3 milyon yıllık yolumuz var.

2/8/2007

Barometre ne işe yarar?

Barometre hava basıncını ölçmeye yarar. Bir çoklarımızın
evinde termometre vardır da barometre yoktur. Olanların da çoğu için pek mana
ifade etmez. Halbuki barometre hava tahmininde en önemli araçtır.

Çok sağlıklı hava tahminleri meteoroloji balonları, şimdilerde ise uydular
vasıtası ile yapılıyor ama evinizde barometrenin düşüş veya yükselişini takip
ederek, bir de rüzgar yönünü gözlemleyerek hava tahminini rahatlıkla
yapabilirsiniz.

Örneğin barometre 30'un üstünde gösteriyor ve yükselmeye devam ediyorsa hava
açık olacak ve rüzgar şiddeti azalacak demektir. Eğer 30'un altında ve düşmeye
devam ediyorsa hava bulutlu ve rüzgarlı olacak, hatta fırtına gelebilecektir.


Atmosferdeki hava başmandaki değişiklikler rüzgarları yaratırlar. Ancak hava
basıncındaki değişiklik tek başına o günkü veya gelecek günlerde oluşacak hava
durumları hakkında yeterli bilgi veremez. Eğer rüzgar yönünü de biliyorsanız o
zaman kısa dönemler için pratik tahminler yapabilirsiniz. Şimdi rüzgar yönleri,
barometrenin durumu ve bunlara göre oluşabilecek hava durumlarına bir
bakalım:

Diyelim ki evinizde bir barometre yok. Problem değil. Hava basıncını ölçmenin
diğer pratik yolları da var. Bir fincan kahve de aynı işi görebilir. Eğer kahve
üzerindeki kabarcık ve köpükler fincanın ortasında toplanıyorlarsa hava basıncı
yüksek, kenarlara doğru yayılıyorlarsa basınç düşük demektir.

« Önceki ::








PREKLE.COM - Gercek Pagerank Degeriniz

Uyarı: Sitemiz internet üzerinden gelen kaynakları paylaşmaktatır. Eğer size ait herhangi bir çalışma görürseniz ve burada yayınlanmasını istemiyorsanız lütfen o yazıya ait yorum kısmından bizi uyarın, uyarınız alındığında yazınız kaldırılacaktır.