İyiBirYer

Google
 
Google Gruplar
İyiBirYer grubuna kayıt ol
E-posta:
Bu grubu ziyaret et

27/8/2009

Ramazan'da İslam'ı seçen İngiliz öğretmen

Ramazan'da İslam'ı seçen İngiliz öğretmen
Bir İngiliz öğretmenin ilk Ramazan heyecanı ve o zamandan sonra hayatında nelerin değiştiğinin hikâyesi.

Hasan Uncular / TİMETURK

Hayatımızın unutulmaz anlarına bir baktığımızda insanların ve yerlerin bizim için özel bir anlamının olduğunu ve bir fark edemesek de Allah'ın elinin günlük yaşantımıza nasıl müdahil olduğunu görürüz.

Çoğu zaman, hayatımızın nasıl bir şekil aldığını ve bugün bizi nereye sürüklediğini fark edemeyecek kadar meşgulüz. Bağışlayan ve esirgeyen Allah'ın bizim üzerimizdeki ebedi planına etrafımızda olup bitenlere baktığımızda şükretmeyi öğreniyoruz.

İdris Tevfik, Müslüman olarak geçirdiği ilk Ramazan'a bakıyor ve o zamandan sonra hayatında nelerin değiştiğini gözlemliyor. "İlk Ramazan'ım çok özeldi. Onunla alakalı bir şeyler anlatmadan önce, ondan iki sene önceki Ramazan'dan bahsetmek istiyorum" diyor.



Tevfik, bir İngiliz yazar ve öğretmen. Çok farklı İngiliz okullarında dini eğitimler bölüm başkanlığı da yapmış, birkaç yıl önce Müslüman olmuş eski Roma kilisesi rahiplerinden aynı zamanda.

NAMAZ KILMALARI İÇİN SINIFIMI VERDİM

Tevfik, "Tek halı kaplı ve lavabolu sınıf benimki idi, ki bunlar namaz kılanlar için temel ihtiyaçtı. Öğrencilerin bu isteklerini kabul ettim ve artık orada namaz kılmaya başladılar.

Bir Ramazan boyu öğlen yemeği vakti benim sınıfımda namaz kılmalarını seyrettim onların. Cuma günleri ise cemaatle Cuma namazı kılıyorlardı" diyor.

ÖĞRENCİLERİM BANA ÖRNEK OLDU

O Ramazan'ın sonuna doğru Müslümanların nasıl ibadet ettiklerini öğrendiğini söyleyen Tevfik, o zaman, anlamlarını bilmediği halde ezberden duaları kendi kendine okuyabildiğini anlatıyor.

Ramazan'dan sonra da, bir yıl boyunca öğlen arasında, öğlen namazlarının sınıfında kılınmaya devam ettiğini belirten İngiliz öğretmen, gayri Müslim olarak bir sonraki Ramazan'da öğrencilerle oruç tuttuğunu, öğrencilerle dayanışma içinde olduğunu gösterdiğini söylüyor ve çok geçmeden İslam'ı seçtiğini anlatıyor.

Öğrencilerinin kendisine örnek teşkil ettiğini söyleyen Tevfik, en az bilgili ve en yeni Müslüman olarak öğrencileriyle beraber namaz kıldığını belirtiyor.

İLK RAMAZANIM ÇOK ÖZELDİ

Müslüman olarak geçirdiği ilk Ramazan'ın çok özel olduğunu belirtiyor Tevfik ve Ramazanın sonunda öğrencileriyle beraber özel bir iftar hazırladıklarını söylüyor ve şunları kaydediyor:



"Kadir gecesinde de öğrencilerle okul sonrasında program yaptık. Derslerin bitimi ile namaz vakti arasında Peygamber Efendimiz(S.A.V)'in hayatıyla ilgili bir film seyrettik. Sonra beraber akşam namazı kıldık ve güzel sesiyle en büyük öğrencim imamlık yaptı. Güneş batarken sınıfta toplandık ve sanki bir melek bizi ziyarete gelmiş gibiydi. Beraber iftar ettik. Herkes yiyecek ve içecek getirmişti. Çok güzel bir iftar oldu."

11 EYLÜL'E RAĞMEN GÜZELDİ

Bu olayın 11 Eylül'den sonra olduğunu söyleyen Tevfik, İngiltere'deki birçok kişinin İslam ve Müslümanlarla alakalı derin bir kuşku içinde olduğu bir dönemde yaptıkları bu organizasyon sonrası birçok gayri Müslim öğretmen arkadaşının gelip kendilerini tebrik ettiğini ve iyi Ramazanlar dilediklerini ifade ediyor.

MÜSLÜMAN ÜLKELERDE İBADET DAHA KOLAY

"Müslüman ülkelerinde orucu ve diğer ibadetleri destekleyen dostlar ve insanlar var. İslam'ı öğrenmeye vesile olan özel programlar hazırlanıyor ama Müslüman olmayan ülkelerde bu çok zor" diyor İngiliz öğretmen.

"Genellikle oruç tutan tek kişi sizsinizdir bu ülkelerde, özellikle yakınlarda bir cami olmazsa, iftardan sonra özel hiç bir şey olmaz. Ama Müslüman olarak geçirdiğim o ilk Ramazan'ı asla unutmayacağım. Elhamdülillah diğer insanlara da İslam'ın bir mesajı oldu bu, kalplerimizi dolduran neşe ve kardeşliğin gerçek bir şenliği oldu." diyerek sözlerini bitiriyor.

21/8/2009

MUS'AB BİN UMEYR

Resûlullah ile oturuyorduk. Bu sırada Mus'ab bin Umeyr geldi. Üzerinde yamalı bir elbiseden başka giyeceği yoktu. Resûlullah onun bu hâlini görünce, mübârek gözleri yaşla doldu ve:

- Kalbini Allahü teâlânın nûrlandırdığı şu kimseye bakın! Anne ve babası onu en iyi yiyecek ve içeceklerle besliyorlardı. Allah için bunların hepsini terk etti. Allah ve Resûlünün sevgisi, onu gördüğünüz hâle getirmiştir, buyurdu.

MUS'AB BİN UMEYR (İslâmda ilk öğretmen)

 
 
Mus'ab bin Umeyr, hem annesi hem de babası tarafından Kureyş'in asîl ve zengin bir âilesine mensub idi. Zengin oldukları için gâyet râhat bir hayat sürüyordu. Orta boylu, güzel yüzlü, nâzik ve yumuşak huylu, son derece zekî idi. Güzel konuşurdu.

Akl-ı selîm sâhibi olduğundan, putların bir fayda veya zarar veremiyeceğini bilir onlara tapılmasından nefret ederdi. Annesi tarafından en iyi şartlar altında refah ve bolluk içinde yetiştirilmişti.

Güzel yüzlü ve zengin olduğundan Mekke halkı ona gıpta ile bakardı. Peygamber efendimiz bunun için "Mekke'de Mus'ab'dan daha zarîf, daha nârin, daha güzel kimse yok idi. Saçları kıvrım kıvrım idi." buyurmuşlardı.

Dîninden dönmedi


Bütün bu rahatlıklara rağmen kalbinde büyük bir boşluk hissediyordu Mus'ab bin Umeyr. Bu maksatla sevgili Peygamberimizin bir merkez olarak seçtiği, İslâmı anlattığı ve o zaman Mekke'de müslümanların toplandığı Erkam bin Ebi'l-Erkam'ın evine gitti. Resulullahı görür görmez Müslüman oldu.

İslâmiyeti kabûl ettiği an hayatı da birdenbire değişti. Eski servet ve zenginliğin yerini fakirlik aldı.

Âilesinin sevgili oğullarına yapmadığı eziyet kalmadı. Onu dîninden döndürmek için evlerindeki bir mahzene hapsederek günlerce aç ve susuz bıraktılar. Arabistan'ın yakıcı güneşi altında ağır ve tahammülü zor işkenceler yaptılar.

Fakat Mus'ab bin Umeyr, bu ağır ve acımasız işkenceler karşısında sabır ve sebât göstererek aslâ İslâmiyetten dönmedi. Her seferinde bütün gücüyle haykırıyordu:

- Allahtan başka tapılacak, ibâdet edilecek ilâh yoktur. Muhammed aleyhisselâm O'nun peygamberidir.

İslâmiyet'i kabûl ettikten sonra Mekke'de sıkıntı ve işkencelere mâruz kalan Mus'ab bin Umeyr, Resûlullahın izniyle iki defa Habeşistan'a hicret etti. Bir müddet orada kalıp, her türlü sıkıntıya katlandı.

Daha sonra dönüp, Peygamberimizin yanına geldi. Onun bu gelişini Hz. Ali şöyle anlatmıştır:

Resûlullah ile oturuyorduk. Bu sırada Mus'ab bin Umeyr geldi. Üzerinde yamalı bir elbiseden başka giyeceği yoktu. Resûlullah onun bu hâlini görünce, mübârek gözleri yaşla doldu ve:

- Kalbini Allahü teâlânın nûrlandırdığı şu kimseye bakın! Anne ve babası onu en iyi yiyecek ve içeceklerle besliyorlardı. Allah için bunların hepsini terk etti. Allah ve Resûlünün sevgisi, onu gördüğünüz hâle getirmiştir, buyurdu.


İlk öğretmen

Birinci Akabe bî'atında Müslüman olan Medîneliler, Resûlullah efendimize:

"Yâ Resûlallah! İçimizde, İslâmiyet açıklandı ve yayılmaya başladı. Halkı Allahın Kitâbına da'vet edecek, Kur'ân-ı kerîmi okuyacak, İslâm dînini anlatacak, İslâmın sünnet ve emirlerini aramızda ikâme edecek, yerleştirecek, namazlarımızda bize imâmlık yapacak bir kimse gönder" diye mektup yazdılar.

Bunun üzerine Resûlullah efendimiz Mus'ab bin Umeyr'i, Medine'ye gönderdi ve ona:

"Medînelilere Kur'ân-ı kerîm okumasını, İslâmiyetin emir ve yasaklarını öğretmesini, namazlarını kıldırmasını" emretti.

Mus'ab bin Umeyr kısa zamanda Medîne'ye vardı. Orada kendisini büyük sevinçle karşıladılar. Es'ad bin Zürâre'nin evine yerleşti. Ev sâhibi Medîneli ilk Müslümanlardan idi. Orada insanlara dinlerini öğretmeye başladı.

Mus'ab bin Umeyr'in büyük gayretleri ve hizmeteri netîcesinde İslâmiyet, Medîne'de sür'atle yayıldı. Öyle ki, İslâmiyet her eve girmiş, îmân etmeyen kalmamıştı.

Mus'ab bin Umeyr, Medîne'de Es'ad bin Zürâre'nin evinde Kur'ân-ı kerîm öğretiyor ve İslâmiyet'i anlatıyordu. Onun bu hizmetiyle Medîne'de çok kimse Müslüman oldu. Medîne'de bulunan kabîle reîslerinden Sa'd bin Muâz, Üseyd bin Hudayr henüz Müslüman olmamışlardı. Bunların durumu çevreyi etkiliyor, İslâmiyet'in hızla yayılmasını engelliyordu.

Bir gün Mus'ab bin Umeyr, bir bahçede, etrâfında bulunan Müslümanlara dîni anlatıyor, sohbet ediyordu. Bu sırada Evs kabîlesinin reîslerinden olan Üseyd, elinde mızrağı olduğu hâlde hiddetli bir şekilde gelip, şöyle konuşmaya başladı:


Sözümüzü dinle

Siz bize niçin geldiniz, insanları aldatıyorsunuz? Hayâtınızdan olmak istemiyorsanız buradan derhâl ayrılın!

Onun bu taşkın hâlini gören Mus'ab bin Umeyr;

- Hele biraz otur! Sözümüzü dinle. Maksadımızı anla, beğenirsen kabûl edersin. Yoksa engel olursun, diyerek gâyet yumuşak ve nâzik bir şekilde karşılık verdi.

Üseyd sâkineşip;

- Doğru söyledin, dedi ve mızrağını yere saplayarak oturdu.

Mus'ab bin Umeyr ona İslâmiyet'i anlattı ve Kur'ân-ı kerîm okudu. Kur'ân-ı kerîmin eşsiz belâgatı ve tatlı üslûbunu işiten Üseyd kendini tutamayıp;

- Bu ne kadar güzel, ne kadar iyi bir sözdür. Bu dîne girmek için ne yapmalı, diye sordu.

Güzel yüzlü, tatlı dilli öğretmen cevap verdi:

- Lâ ilâhe illallah Muhammedün resûlullah demek kâfidir.

Mus'ab bin Umeyr'in, bu sözü üzerine Kelime-i şehâdeti söyleyip Müslüman olan Üseyd, sevincinden yerinde duramadı ve:

- Ben gidip arkadaşlarıma da anlatayım, diyerek ayrıldı.

Evs kabîlesinin reîsi Sa'd bin Muâz'ın ve kabîlesinin yanına varınca, Müslüman olduğunu söyledi.

Bunu gören Sa'd şaşırarak hiddetlendi ve Mus'ab bin Umeyr'in yanına koştu. Yanına varınca sert bir kızgın bir tavırla konuşmaya başladı.

Mus'ab bir Umeyr, ona da gâyet yumuşak konuştu ve oturup biraz dinlemesini söyledi. Sa'd, bu nâzik konuşma karşısında yumuşayıp oturdu ve konuşulanları dinlemeye başladı.

Mus'ab bin Umeyr, ona da İslâmiyet'i anlattı ve Kur'ân-ı kerîmden bir miktâr okudu. Kur'ân-ı kerîm okunurken Sa'd'ın yüzü birden bire değişiverdi. O da orada Müslüman oldu.

21/8/2009

Cüneyd-i Bağdadî

Velilerin seyyidi olarak bilinen Cüneyd-i Bağdadi (kuddise sirrûhu),
Nihavend’de doğmuş, Bağdat’ta büyümüş, o günkü doğunun bütün İslâm
merkezlerini gezerek ünce ilim, irfan elde etmiş, sonra da kazandığı
bu yüce meziyetler yaşadığı tasavvufi faziletleriyle Müslümanlara
faydalı olmuş, irşadda bulunmuştur

Çocukluğunu yaşadığı Bağdat’ta, İmamı Şafiî’nin talebesi Ebû Sevr’den
fıkıh, tefsir, hadis, kelâm gibi şer´i ilimleri okumuş, civarda
bulunan diğer din ulemasından muhtaç olduğu ikmal edici bilgileri de
elde ettikten sonra dayısı olan büyük velî, meşhur zâhid Seriyyü’s-
Sakati’nin tasavvuf derslerine devam etmiştir

Üçüncü asrın büyük velisi aziz zâhid Seriyyü’s-Sakati, yeğeni
Cüneyd’le ciddi şekilde meşgul olmuş, Ona, tavsiye ettiği nefis
terbiyesi sayesinde velilerin seyyidi derecesine yükselme şerefini
kazandırmıştır

Cüneyd-i Bağdadi, senelerce süren nefs ve beşeri arzularını yenme
mücahedesi sonunda ruhen tekâmül edip, hislerini kontrol altına alarak
tam bir ihlâsa kavuştuğu sırada, hem neseben dayısı, hem de manevî
sahada inkişafına sebep olan üstadı Seriy, Ona cemaatı irşad
müsaadesini vermiştir Ancak, Cüneyd, hâlâ kendisinden emin değildir
Nefsini ıslah etmediği, kimseye nasihat etme derecesine yükselmediği
kanaatindedir Bu yüzden dayısı ve üstadı Seriyyü’s-Sakati’nin
teklifine hemen evet diyemez, beklemeyi tercih eder Ne var ki,
beklemekte olduğu o günlerde gördüğü mühim bir rüyada, kendisine
tebessümle bakan Hazret-i Resûlüllah, şöyle emir verir:

"Cüneyd! Artık müminlerin arasına karış ve onlara ebedi hayata ait
hakikatleri anlat, ikaz olmalarına yardım et!"

Bu rüyayı gördüğü anda yatağından fırlayan Cüneyd sabahı zor bulur
Namazdan sonra ilk işi üstadının kapısını çalmak olur Cüneyd´i
tebessümle karşılayan üstadı, henüz Cüneyd hiçbir şey anlatmadan Ona
şu karşılığı verir:

"Haydi, şimdi de vazifeden kaç da görelim! Bizim sözümüzle amel
etmeyebilirsin ama Resûlüllah’ın emri?

Onun emrinde de tereddüt edebilir misin? Doğru vazife başına!"

Cüneyd utancından üstadının yüzüne bakamaz ve o günden sonra Bağdat,
Basra, Küfe ve Hicaz´a varıncaya kadar bütün İslâmi muhitlerde
konuşur, ilim ve feyzinden umumun istifade etmesini sağlar


Hazret-i Cüneyd ilk senelerde gittiği hacda maneviyat büyüklerinin
Harem-i Şerifte toplanıp sohbet ettiklerine şahit olur Hemen yanlarına
yaklaşıp, bir köşeye oturarak sohbetlerini dinlemeye başlar

Şükür mevzuunu konuşurken her biri bir tarif yapar Bir ara kendisine
de sorarlar:

"Söyle bakalım, Bağdatlı genç! Şükür nedir sana göre?"

Şöyle cevap verir Hazret-i Cüneyd:

"Şükür, Allah´ın ihsan ettiği nimetlerle Allah´a isyan etmemek, o
nimetleri haram olan yerde asla kullanmamaktır!"

Maneviyat büyükleri bu kısa ve kesin cevabı pek beğenip, birbirlerine
bakarlarken, içlerinden biri şöyle der:

"Bu misafir, Seriyyü´s-Sakati´nin talebesidir!"

Gariptir ki, daha sonra üstadı Seriy, şükrün bu tarifini duyunca
kimden öğrendiğini sorar O da:

"Zatınızın derslerinden anladığım şükür, bundan başkası değildir
efendim" diye cevap verir Bundan sonra Seriy, Cüneyd’i iyice kendi
hâline bırakır ve şöyle âlicenapça bir söz de söyler:

"Cüneyd, üstadını geçmiştir Bunu açıkça itiraf ediyorum, artık
müşküllerinizi ona sorabilirsiniz!"

Tasavvufta pek çok görülen vecd hâli için şöyle söyler Hazret-i
Cüneyd:

"Vecd (ruhi zevk ve heyecan) ilmin içinde olmalı, yoksa ilim vecdin
içinde olmamalı!"

Büyük mutasavvıf, bu sözüyle tasavvuf ehli zatlara şu hatırlatmayı
yapmaktadır:

"Tasavvuftaki zevkinize ilim hâkim olmalı, bu yolda ilimle
yürümelisiniz Yoksa ilminize tasavvuf hâkim olup da, ilimsiz yürümeye
kalkışmamalı, ilmi tasavvufa tâbi kılmamalısınız"

Gerçekten de ilmi olmayan bazı cahillerin ehl-i tarika zarar
verdikleri, olmayacak iddia ve gösterişlerde bulunarak, zahir ehlini
tasavvuftan kaçırdıkları, hatta aleyhlerine bile çevirdikleri
görülmüştür

Bundan dolayıdır ki, mana büyükleri, "dışı dine uygun olmayan şeyin
içi de dine uygun olmaz" demişler, mutlaka zahirdeki görünüşün de,
dine uygun olması gerektiğini, aksi halde dışı dine aykırı görülen bir
davranışın içinde dine uygunluk olamayacağını ısrarla söylemişlerdir

Nitekim elinde içki şişesiyle dolaşan bir adamın zahiri, dine
muhaliftir Artık bunun batınında da dine uygun bir hâl olmaz Olduğu
ileri sürülse bile, bu iddia makbul sayılmaz Zaten batınında kutsi
meziyet olsa, zahirini de düzeltecek, görenlerin su-i zanna kapılıp
günah kazanmalarına sebep olmayacaktır

Büyük Veli, kalbe gelen şeyleri tasnif ederken de şöyle bir sıralama
yapar:

Kalbe gelen düşünceler dört türlü olur:
1) Cenâb-ı Hak’tan gelir, kulu uyarmaya matuf bulunur
2) Melek tarafından gelir, kulu iyiliğe yöneltir
3) Nefisten gelir, sahibini günah olan şeylere sevkeder
4) Şeytandan gelir, öfkeye ve yeise atmaya müteveccih olur Kul,
bunları iyi ayıklamalı, iyiliğe sevkedenin

Rahmani, kötülüğü hatırlatanın da şeytanî olduğunu bilmeli,
kötülüklerin üzerinde durup da vesveseye mağlup olmamalıdır"

Üçüncü hicret asrının başlarında şöyle bir söz meşhur olmuştur:

"Bağdad’ı Cüneyd; Şam’ı Ebû Abdullah Celâ, Nişapur’u Hiyere vaizi Ebû
Osman ihya etmiştir!"

Gerçekten de Bağdat’ta tasavvufi dersleriyle büyük hizmetler yapmış
olan Cüneyd Hazretleri, tasavvufu tek cümleyle tarif ederken şöyle
demiştir:

"Tasavvuf, ıstıfa´dan gelmektedir Istıfa´ ise, seçilmek ayrılmak
demektir Kul fani olan herşeyden seçilip ayrılacak baki olan Allah
rızasından gayrı şey düşünmeyecektir İşte tasavvuf bundan ibarettir"

Hazret-i Cûneyd gerçek sofi ve ihlâslı dindarları tarif ederken de
şöyle der:

"Hakikî sofinin kalbi, İbrahim Aleyhisselam gibi dünya sevgisinden
uzak olur Teslimiyeti, baba elinde kurban olmaya rıza gösteren İsmail
Aleyhisselâm gibi kavi olur Şevki, Mûsâ Aleyhisselâm’ın münâcatı
sırasındaki şevki gibi yüce olur Sabrı, Eyyüb Aleyhisselâm’ın sabrı
gibi sağlam olur İhlâsı da Muhammed Aleyhisselâm’ın ihlâsı gibi tam
olur"

Hz Cüneyd’e biri sorar:

"Ey Müslümanların aziz mürşidi, belânın büyüğü nedir, söyler misin?"

Şöyle cevap verir:

"Belânın büyüğü, belâ vereni bilmemektir Bu da gafletten ileri gelir"

Milâdi 910’da (H 298) Bağdad´da 91 yaşında vefat eden Seyyidü’t-Tâife
Hazret-i Cüneyd, üstadı, aynı zamanda da dayısı olan Seriyyü’s-
Sakatî’nin yanına defnolunmuştur

Seriyy´in üstadı büyük kutuplardan Mâruf-u Kerhi’dir Onun üstadı da
İmam Ali Rızâ’dır Böylece Cüneyd’in irşat silsilesi en kısa yoldan
Resûlüllah’a erişmektedir

21/8/2009

Öğretmen Süleyman...

Şubatın son günleri…
Karlı dağların kucağında üşüyen Çin sınırındaki Narin Şehri'nden dönüyoruz. Karlı yamaçlarda atlar, yaylıyor. Karların altındaki otlara erişmek için ayakları ile karları eşeledikleri için her taraf uçsuz bucaksız kar nadasları…
Bu hayvanlar, karınlarını doyurabilmek için değil, açlıktan ölmemek için, gecenin ayazını, kurtların saldırısını göze alıyorlar.
Dağların dorukları hala karlarla kaplı olsa da düzlüklerde kabaran toprak buhar buhar tütüyor, gelen bahardan müjdeler veriyor.
Bozkırın koynuna sokulmuş bir şehir görünüyor uzaktan.
Ana duvarları sarıya, çıkıntılı yerleri de kiremit rengine boyanmış güzel bir okul, tatlı esintiler taşımaya başlıyor yüreğimize.
Bir bahar yeli doluyor gönlümüze.
Süleyman Öğretmeni ilk kez işte bu okulda görmüştüm.
Henüz otuz yaşlarında bir delikanlıydı. İri yapılı, uzun boylu, dolgun yanaklı, ipek saçlıydı.
İlk aşkına koşan bir yiğit gibi koşmuştu, Karahanlılar'ın başkenti olan bu şehre.
Omuzları geniş, bakışları zirvelerdeki kayalardan bakan kartalı andırıyordu
Derinlerden bakan gözleri, kararlıydı.
Bu mütevazı öğretmenle, Tanrı Dağlarının eteklerinde bir kez daha karşılaştık.
Bizi görünce güven veren, yiğit yüzü yine gülümsedi.
İri yapısından bir şey kaybetmemiş, yanakları hala dolgun ama ipek saçları bir hayli seyrelmişti.
Sanki dünyanın kuruluşundan beri hep buralardaydı
Yıllar onu, hem yormuş, hem de iyice olgunlaştırmıştı.
O zamanki okulun derme çatma bir görüntüsü vardı.
Şimdi o eski okuldan eser kalmamıştı.
Okulun yolculuğunu Süleyman Öğretmenden dinlemek istedik.
Önce pek konuşmak istemedi.
Israr edince başladı anlatmaya;
“ 'Bu sevdanın bağrında ölmek güzeldir' diyerek düştük yollara.
İçimize hicret ateşini atan Hocamın duasını almak için yanına gittiğimde; Kırgızistan'a gideceğimi öğrenmiş , beni beklerken buldum kendisini.
Biraz da geç kalmıştım, beni görünce;
“Türkiye'de çalıştığın yeter. Bir insan için ilk yıl alışmadır, ikinci yıl olgunlaşma, üçüncü yıl yaşlanmadır; gidelim bir ömür boyu hizmet edelim hicret diyarlarında.” sözlerini hiç unutamıyorum. Bana bir takım elbise verdi.
Belli ki yollarda dar geçitler vardı.
Tokmok Şehrine ilk geldiğimde bozkır, buğulu yaz sıcaklarında yıkanıyordu.
Şehir Valisi iyi bir insandı.
Bize birkaç bina gösterdi ama hepsi de baya masraf gerektiriyordu. Ben, bu binayı beğendim. Ama o zaman burası da çok kötü durumdaydı.
Lidiya adında, Rus bir vali yardımcısı vardı. Beni yıldırmak için elinden geleni yapıyordu.
Bir gün beni odasından bile kovdu.
Kalbim çok kırılmıştı.
Çaresizdim.
Bütün masraflar Türkler tarafından karşılanacaktır, diyerek anlaşmayı imzalamak zorunda kaldım.
Türkiye'den beklenen yardım bir türlü gelmiyordu.
Günler geçiyor, okulun açılma vakti de yaklaşıyordu.
Okulda işçilerle birlikte gece gündüz çalışıyordum.
İnşaat süresince, aylarca altı metre karelik beton yerde bir battaniyenin üzerinde yattım.
O yıl, okula 52 öğrenci kayıt yaptırdı.
Okulun açılışına birkaç gün kalmasına rağmen henüz hiçbir eşyası yoktu.
12. Okul'un müdiresi iyi bir insandı. Ondan iki sınıflık emanet masa ve sıralar aldım.
Yemek masasının birisini müdür masası yaptım. Müdür odası,Öğretmenler odası, kayıt odası hepsi aynı odaydı.
17 Ekim 1994 Pazartesi günü, üç öğretmen arkadaşla birlikte okulun açılışını yaptık.
Kırgız ve Türk bayrakları Tanrı Dağlarının eteklerinde dalgalanmaya başladı.
Bayraklarımız, bir birlerine doğru uzanıyor, aralarında durmadan bir şeyler konuşuyorlardı .
İki ülkenin İstiklal Marşları, bozkırda özgürce yayıldı, karlı dağların tepelerine tırmandı.
Öğrenciler, mutlu bir şekilde sınıflarına giriyorlardı. Ömrümün en mutlu anlarını yaşıyordum.
“Bu kış, bahar besteleriyle gelecek” diye düşünürken,
Kış, Tanrı Dağları'ndan dev adımlarla üzerimize doğru inmeye başladı.
Bozkırda yazdan kalma ne varsa silip süpürdü.
Çatılar yağan karla kapandı.
Okulun çatısı da akmaya başladı.
Yağmur damlalarının insan beynini ne kadar rahatsız ettiğini o zaman anladım.
Kış boyunca, akmayan bir yer bulabilmek için emanet masanın yeri, değişti durdu.
Okulda kalorifer ve elektrik sistemi yoktu.
Umutlarımın iyice tükendiği bir gece, yorgun ve bitkin bir şekilde kendimi yine o battaniyenin üzerine bırakmıştım.
Öylece uyumuş kalmışım.
Bir de ne göreyim, Güllerin Efendisi(sav) , etrafındaki ışık süvarileri ile okulumuzu ziyarete gelmişler. Gecenin karanlığını delen nurdan bir koridorda yürüyerek okulu geziyorlar.
Sonraları trafik kazasında vefat eden Kırgız yardımcım Bakıtcan, önden koşarak kapıları açıyordu.
Ben, Efendimiz'e (a.s) projelerimizi sormak istiyordum ama utancımdan yanına yaklaşamıyordum.
Hz Ömer'den (ra),yardım istedim.
Hz Ömer (ra), gidip durumu aktarınca Efendimiz (a.s)arkasına döndü ve elini ileriye doğru uzatarak bütün projeleri başlatsınlar” buyurdu.
Ama ne ile, hiç paramız yoktu…
İki gün sonra Vali Bey ansızın okula geldi.
Sınıflarda öğretmenler ve öğrenciler paltolarla oturuyor, çatıdan sular damlıyordu.
Türkiye'den gelen öğretmen arkadaşlar, alışkın olmadıkları için elleri soğuktan morarmış simsiyah olmuştu.
Vali Beye çay ikram etmek istedikse de, çay kaşığı ve şekeri olmadığı için ona da muvaffak olamadık.
Çok mahcup olmuştuk
Vali bey çok üzüldü.
Giderken, “Süleyman Bey! Bunlar bizim çocuklarımız, üşüyor bunlar, yarın hepsi hasta olur bunların, hani söz vermiştiniz her şeyi yapacağınıza” dediğinde, yer yarılsa yerin dibine geçecektim.
“Bu kadar yapabildik efendim.” dedim.
Aynı gün, valilikten çağrıldığımı söylediler.
Okulda telefon bile yoktu.
Kısa yoldan valiliğe ulaşmak için tarlalardan, ara yollardan yürüyordum.
Hava çok soğuktu.
Göz yaşlarım yanaklarımda donuyordu.
“Kesin okulumuzu kapatacaklar” diye ağlıyordum. Valilikte ağlamamak için göz yaşlarımı yollara döküyordum.
Vali Bey'in odasına girdiğimde, bir de baktım ki Lidiya Hanım da dahil bütün mülki erkan orada.
“Eyvah! Kesin okulum kapandı.”diye geçirdim içimden. Yüreğim bir güvercin yüreği gibi inip kalkmaya başladı.
Göz ucuyla bir saydım tam 21 kişiydiler.
Aslanların arasındaki çaresiz ve ürkek bir ceylan gibiydim.
İlk sözü Lidya Hanım aldı:
“Ben Süleyman Beye demiştim ki; siz Kırgızlar'la
aynı kökten geliyorsunuz, gün gelir bizi buralardan kovarsınız”
O bu sözleri söylerken kalbim duracak gibiydi.
“Ama beni okula davet ettiler. Biz çok uluslu bir ülkeyiz. Bu okulda farklı milletlerin çocukları okuyor. Okulda kardeşlik havası var. Çocuklar birbirine çok saygılı. Benim oturduğum mahallede bir çocuk bu okulda okuyor. Annesi babası ayrılalı yıllar olmuştu. Çocuk bu okula başladıktan sonra tekrar bir araya gelip birlikte yaşamaya başladılar. Ben yanlış ve önyargılı sözlerimden dolayı Süleyman Bey'den özür diliyorum.”
“Aman Allah'ım! Daha dün odasından beni kovan kadın bu değil miydi, kim yumuşatmıştı gönlünü, nasıl da erimişti buzlar?”
Lidiya Hanımın sözleri, baharla birlikte eriyen karların altındaki suların tatlı şırıltısı gibi dolmuştu odanın içine.
Ben, derin bir nefes almıştım.
Vali Bey bana dönerek;
“Ne istiyorsun” dedi.
Çatı, Bahçe duvarı, kalorifer, elektrik sistemi…Taleplerim uzayıp gidiyordu.
Finans müdürüne dönerek bunları not almasını ve ayrıca okulun hesabına da yüklüce bir para aktarılmasını söyledi.
Ertesi gün okul şantiyeye dönmüştü.
Eğer buralarda bir tek ananın gözyaşlarını dindirebildikse ne mutlu bize.
Şimdi düşünüyorum da; Köyüm Yunus Emre'den ayrılıp, Anadolu'dan Yunus gibi yollara düşerken, ilk defa göz yaşlarına şahit olduğum babamın buruk bakışları aklıma geliyor. Ve yine o ardı arkası kesilmeyen gözyaşlarını görünce anama söylediğim sözler aklıma geliyor.
“Ağla anam ağla, ağla ki dünyadaki analar ağlamasın”

21/8/2009

Öğretmen Süleyman...

Şubatın son günleri…
Karlı dağların kucağında üşüyen Çin sınırındaki Narin Şehri'nden dönüyoruz. Karlı yamaçlarda atlar, yaylıyor. Karların altındaki otlara erişmek için ayakları ile karları eşeledikleri için her taraf uçsuz bucaksız kar nadasları…
Bu hayvanlar, karınlarını doyurabilmek için değil, açlıktan ölmemek için, gecenin ayazını, kurtların saldırısını göze alıyorlar.
Dağların dorukları hala karlarla kaplı olsa da düzlüklerde kabaran toprak buhar buhar tütüyor, gelen bahardan müjdeler veriyor.
Bozkırın koynuna sokulmuş bir şehir görünüyor uzaktan.
Ana duvarları sarıya, çıkıntılı yerleri de kiremit rengine boyanmış güzel bir okul, tatlı esintiler taşımaya başlıyor yüreğimize.
Bir bahar yeli doluyor gönlümüze.
Süleyman Öğretmeni ilk kez işte bu okulda görmüştüm.
Henüz otuz yaşlarında bir delikanlıydı. İri yapılı, uzun boylu, dolgun yanaklı, ipek saçlıydı.
İlk aşkına koşan bir yiğit gibi koşmuştu, Karahanlılar'ın başkenti olan bu şehre.
Omuzları geniş, bakışları zirvelerdeki kayalardan bakan kartalı andırıyordu
Derinlerden bakan gözleri, kararlıydı.
Bu mütevazı öğretmenle, Tanrı Dağlarının eteklerinde bir kez daha karşılaştık.
Bizi görünce güven veren, yiğit yüzü yine gülümsedi.
İri yapısından bir şey kaybetmemiş, yanakları hala dolgun ama ipek saçları bir hayli seyrelmişti.
Sanki dünyanın kuruluşundan beri hep buralardaydı
Yıllar onu, hem yormuş, hem de iyice olgunlaştırmıştı.
O zamanki okulun derme çatma bir görüntüsü vardı.
Şimdi o eski okuldan eser kalmamıştı.
Okulun yolculuğunu Süleyman Öğretmenden dinlemek istedik.
Önce pek konuşmak istemedi.
Israr edince başladı anlatmaya;
“ 'Bu sevdanın bağrında ölmek güzeldir' diyerek düştük yollara.
İçimize hicret ateşini atan Hocamın duasını almak için yanına gittiğimde; Kırgızistan'a gideceğimi öğrenmiş , beni beklerken buldum kendisini.
Biraz da geç kalmıştım, beni görünce;
“Türkiye'de çalıştığın yeter. Bir insan için ilk yıl alışmadır, ikinci yıl olgunlaşma, üçüncü yıl yaşlanmadır; gidelim bir ömür boyu hizmet edelim hicret diyarlarında.” sözlerini hiç unutamıyorum. Bana bir takım elbise verdi.
Belli ki yollarda dar geçitler vardı.
Tokmok Şehrine ilk geldiğimde bozkır, buğulu yaz sıcaklarında yıkanıyordu.
Şehir Valisi iyi bir insandı.
Bize birkaç bina gösterdi ama hepsi de baya masraf gerektiriyordu. Ben, bu binayı beğendim. Ama o zaman burası da çok kötü durumdaydı.
Lidiya adında, Rus bir vali yardımcısı vardı. Beni yıldırmak için elinden geleni yapıyordu.
Bir gün beni odasından bile kovdu.
Kalbim çok kırılmıştı.
Çaresizdim.
Bütün masraflar Türkler tarafından karşılanacaktır, diyerek anlaşmayı imzalamak zorunda kaldım.
Türkiye'den beklenen yardım bir türlü gelmiyordu.
Günler geçiyor, okulun açılma vakti de yaklaşıyordu.
Okulda işçilerle birlikte gece gündüz çalışıyordum.
İnşaat süresince, aylarca altı metre karelik beton yerde bir battaniyenin üzerinde yattım.
O yıl, okula 52 öğrenci kayıt yaptırdı.
Okulun açılışına birkaç gün kalmasına rağmen henüz hiçbir eşyası yoktu.
12. Okul'un müdiresi iyi bir insandı. Ondan iki sınıflık emanet masa ve sıralar aldım.
Yemek masasının birisini müdür masası yaptım. Müdür odası,Öğretmenler odası, kayıt odası hepsi aynı odaydı.
17 Ekim 1994 Pazartesi günü, üç öğretmen arkadaşla birlikte okulun açılışını yaptık.
Kırgız ve Türk bayrakları Tanrı Dağlarının eteklerinde dalgalanmaya başladı.
Bayraklarımız, bir birlerine doğru uzanıyor, aralarında durmadan bir şeyler konuşuyorlardı .
İki ülkenin İstiklal Marşları, bozkırda özgürce yayıldı, karlı dağların tepelerine tırmandı.
Öğrenciler, mutlu bir şekilde sınıflarına giriyorlardı. Ömrümün en mutlu anlarını yaşıyordum.
“Bu kış, bahar besteleriyle gelecek” diye düşünürken,
Kış, Tanrı Dağları'ndan dev adımlarla üzerimize doğru inmeye başladı.
Bozkırda yazdan kalma ne varsa silip süpürdü.
Çatılar yağan karla kapandı.
Okulun çatısı da akmaya başladı.
Yağmur damlalarının insan beynini ne kadar rahatsız ettiğini o zaman anladım.
Kış boyunca, akmayan bir yer bulabilmek için emanet masanın yeri, değişti durdu.
Okulda kalorifer ve elektrik sistemi yoktu.
Umutlarımın iyice tükendiği bir gece, yorgun ve bitkin bir şekilde kendimi yine o battaniyenin üzerine bırakmıştım.
Öylece uyumuş kalmışım.
Bir de ne göreyim, Güllerin Efendisi(sav) , etrafındaki ışık süvarileri ile okulumuzu ziyarete gelmişler. Gecenin karanlığını delen nurdan bir koridorda yürüyerek okulu geziyorlar.
Sonraları trafik kazasında vefat eden Kırgız yardımcım Bakıtcan, önden koşarak kapıları açıyordu.
Ben, Efendimiz'e (a.s) projelerimizi sormak istiyordum ama utancımdan yanına yaklaşamıyordum.
Hz Ömer'den (ra),yardım istedim.
Hz Ömer (ra), gidip durumu aktarınca Efendimiz (a.s)arkasına döndü ve elini ileriye doğru uzatarak bütün projeleri başlatsınlar” buyurdu.
Ama ne ile, hiç paramız yoktu…
İki gün sonra Vali Bey ansızın okula geldi.
Sınıflarda öğretmenler ve öğrenciler paltolarla oturuyor, çatıdan sular damlıyordu.
Türkiye'den gelen öğretmen arkadaşlar, alışkın olmadıkları için elleri soğuktan morarmış simsiyah olmuştu.
Vali Beye çay ikram etmek istedikse de, çay kaşığı ve şekeri olmadığı için ona da muvaffak olamadık.
Çok mahcup olmuştuk
Vali bey çok üzüldü.
Giderken, “Süleyman Bey! Bunlar bizim çocuklarımız, üşüyor bunlar, yarın hepsi hasta olur bunların, hani söz vermiştiniz her şeyi yapacağınıza” dediğinde, yer yarılsa yerin dibine geçecektim.
“Bu kadar yapabildik efendim.” dedim.
Aynı gün, valilikten çağrıldığımı söylediler.
Okulda telefon bile yoktu.
Kısa yoldan valiliğe ulaşmak için tarlalardan, ara yollardan yürüyordum.
Hava çok soğuktu.
Göz yaşlarım yanaklarımda donuyordu.
“Kesin okulumuzu kapatacaklar” diye ağlıyordum. Valilikte ağlamamak için göz yaşlarımı yollara döküyordum.
Vali Bey'in odasına girdiğimde, bir de baktım ki Lidiya Hanım da dahil bütün mülki erkan orada.
“Eyvah! Kesin okulum kapandı.”diye geçirdim içimden. Yüreğim bir güvercin yüreği gibi inip kalkmaya başladı.
Göz ucuyla bir saydım tam 21 kişiydiler.
Aslanların arasındaki çaresiz ve ürkek bir ceylan gibiydim.
İlk sözü Lidya Hanım aldı:
“Ben Süleyman Beye demiştim ki; siz Kırgızlar'la
aynı kökten geliyorsunuz, gün gelir bizi buralardan kovarsınız”
O bu sözleri söylerken kalbim duracak gibiydi.
“Ama beni okula davet ettiler. Biz çok uluslu bir ülkeyiz. Bu okulda farklı milletlerin çocukları okuyor. Okulda kardeşlik havası var. Çocuklar birbirine çok saygılı. Benim oturduğum mahallede bir çocuk bu okulda okuyor. Annesi babası ayrılalı yıllar olmuştu. Çocuk bu okula başladıktan sonra tekrar bir araya gelip birlikte yaşamaya başladılar. Ben yanlış ve önyargılı sözlerimden dolayı Süleyman Bey'den özür diliyorum.”
“Aman Allah'ım! Daha dün odasından beni kovan kadın bu değil miydi, kim yumuşatmıştı gönlünü, nasıl da erimişti buzlar?”
Lidiya Hanımın sözleri, baharla birlikte eriyen karların altındaki suların tatlı şırıltısı gibi dolmuştu odanın içine.
Ben, derin bir nefes almıştım.
Vali Bey bana dönerek;
“Ne istiyorsun” dedi.
Çatı, Bahçe duvarı, kalorifer, elektrik sistemi…Taleplerim uzayıp gidiyordu.
Finans müdürüne dönerek bunları not almasını ve ayrıca okulun hesabına da yüklüce bir para aktarılmasını söyledi.
Ertesi gün okul şantiyeye dönmüştü.
Eğer buralarda bir tek ananın gözyaşlarını dindirebildikse ne mutlu bize.
Şimdi düşünüyorum da; Köyüm Yunus Emre'den ayrılıp, Anadolu'dan Yunus gibi yollara düşerken, ilk defa göz yaşlarına şahit olduğum babamın buruk bakışları aklıma geliyor. Ve yine o ardı arkası kesilmeyen gözyaşlarını görünce anama söylediğim sözler aklıma geliyor.
“Ağla anam ağla, ağla ki dünyadaki analar ağlamasın”

18/3/2009

Toprak ile ayna

TOPRAK bir gün aynaya dedi ki: “Ay ayna! İmreniyorum sana! Çünkü kim sana baksa, kendini görür; bana bakanlar ise, sadece beni görür!”
Ayna toprağa şöyle cevap verdi:
“Ey kara toprak, ne beyhude bir dert ile dertlenmişsin. Bilmiyor musun?
Ben bana bakanların bugününü gösteririm.
Oysa sen, sana bakanların yarınından haber verirsin....”
Bu cevap, toprağın beğenisine gitse de, tekrar dedi:
“Belli ki içimi rahatlatmak içindir sözlerin.
Söyler misin bana, sana bakanlar, hiç dönüp bakar mı bana?”
Ve ayna toprağa acı bir gülümseyişle şunları söyledi:
“Merak etme! Bana bakacak yüzü kalmayanların gözü, hep sana döner!”

18/3/2009

İnanmayanlara Allah'ın varlığını nasıl anlatabiliriz?

Yazar Dr. Furkan Aydıner’ in ateist bazı gruplara Allah’ı anlatırken tutmuş olduğu görüşme notlarını içeren kitabından özetlenmiştir.”

Farklı dinlere mensup insanların kafalarındaki yanlış “Tanrı” inancı ile Kur’an’ ın tarif ettiği “Allah” arasındaki farklar ve İslama göre Yaratıcı’ nın özellikleri nelerdir?”


Kur’an bu soruya çok kısa, ancak derin manası olan bir sure (İhlas suresi) ile cevap verir. Bu sureyle, Allah, insanlar arasındaki çok yaygın bir yanlışı düzeltmeyi murat ettiği gibi, Müslümanları da Hıristiyanların düştüğü hataya düşmekten muhafaza ediyor. İhlas suresinde Allah, yukarıdaki sorumuza, mealen, şöyle cevap verir: “De ki, Allah birdir. O Samed’dir. Doğurmamıştır ve doğurulmamıştır. O’nun hiçbir dengi yoktur.” Birinci ayet, Allah’ın bir olduğunu ve birden fazla olmadığını söyleyerek her türlü şirki reddediyor. İkinci ayet, O’nun hiçbir şeye muhtaç olmadığını, ancak her şeyin, her an, O’na muhtaç olduğunu ifade ediyor. Üçüncü ayet, teslis inancının yanlış olduğunu, doğan ve doğuran bir şeyin ilah olamayacağını belirtiyor.(1) Dördüncü ayet, O’nun yaratıcı olarak, bütün yaratıklardan farklı olduğunu ifade ederek O’nu herhangi bir şeye benzetmenin doğru olmadığını söylüyor.

Kur’an, her an yaratma halinde olan ve Kayyum isminin tecellisiyle kâinatı an be an varlık aleminde tutup devam ettiren aktif bir yaratıcıdan bahsediyor. Kainatı saat gibi kurup kendi haline bıraktığını iddia eden deistlere cevap verircesine Kur’an şöyle diyor: “Göklerde ve yerde bulunan herkes, O’ndan ister. O ise, her an yaratma halindedir.” (Rahman Suresi, 29) Ayet, ilginç bir şekilde, bütün mahlûkatın her an Allah’tan ihtiyaçlarının giderilmesini talep ettiğini ve Allah’ın da bu isteğe cevap verdiğini söylüyor. Ayeti sondan başa okuduğumuzda ise, sürekli yaratma olmasaydı, varlıkların dua etmesinin bir anlamı kalmazdı manası çıkıyor. Yaratılan kainatın her an Kayyum ismiyle varlık aleminde tutulduğunu şu ayetler haber veriyor: “Allah, kendisinden başka ilâh olmayan daima diri ve yarattıklarını koruyup idare edendir” (Bakara Suresi, 255 ve Âli İmran Suresi, 2).

“Allah kainat’ı neden yarattı?” , “Varlığını bize bildiren deliller nelerdir?

Bir Hadis-i Kudsi’de Allah şöyle buyuruyor: “Ben gizli bir hazineydim. Bilinmek, tanınmak istedim; bundan dolayı da beni tanımaları, gizli güzellik ve mükemmelliğimi bilmeleri için varlıkları yarattım.(2) Bu ifadeye göre, Rabbimiz kendini bize bildirmek ve tanıttırmak için bizi ve içinde bulunduğumuz kâinatı yaratmış. O halde, sonsuz kudret sahibi olan Rabbimiz her türlü yolla kendini bize tanıttırarak yaratılış gayesini yerine getirmiş olmalı.

Beni üç hafta öncesinde hiç biriniz tanımıyordunuz. Şimdi kısmen tanıyorsunuz. Sizinle yüz yüze görüşüp sözlerimle kendimi anlatmak yerine, başka iki yolla da kendimi tanıtabilirdim. Birincisi, size bir elçi vasıtasıyla, bir mektup göndererek kendimden bahsedebilirdim. İkincisi, hiç kimsenin taklit edemeyeceği eserlerimi size göstererek kendimi tanıtabilirdim. Sizler de eserlerime bakarak ne tür maharetlere sahip biri olduğumu öğrenebilirdiniz. Teşbihte hata olmaz, aynen bu misaldeki gibi, Rabbimiz de, hem peygamberler vasıtasıyla göndermiş olduğu mesajlarla (ilahi kitaplarla) hem de kâinatta her an cereyan eden sonsuz icraatlarıyla (kâinat kitabıyla) kendini bize tanıtıyor. Hz. Muhammed’in (a.s.m.) şahsında tüm insanlığa gönderilen ilk emrin “oku” olması da bu sırdandır. Aklı başında bir insan, ilahi kelam olan “Kur’an-ı Kerim’i” ve kâinat kitabı olan “Kitab-ı Kebir’i” okuyarak Rabbini tanıyabilir. Bu anlamda, Hz. Muhammed (a.s.m.), Rabbimizi bize bildiren iki kitaptaki ayetleri ders veren bir öğretmen ve bir rehberdir.

Kâinatta gördüklerimiz, doğal yasalara göre işleyen doğal kuvvetlerin etkileşimiyle oluşan nesnelerdir. Kâinatta her şeyin Allah’ın eseri olduğunu nereden biliyoruz?

Her şeyin Allah’ı gösterdiğini görmek için seküler bilimin bize taktığı “tabiat ve tesadüf gözlüğünü” çıkarmamız gerekir. Onun yerine, her şeyin hakikatini gösteren “iman gözlüğünü” takmamız lazım. Determinist bilim, her şeyi, sebep-sonuç ilişkisi içinde açıklayarak sıradanlaştırıyor. Kur’an ise, görünürdeki sebepler perdesini aralayarak her şeyin harikulade olduğunu gösteriyor. Einstein’ın ifade ettiği gibi, “hayatınızı yalnızca iki şekilde yaşayabilirsiniz; birincisi, her şeyin sıradan olduğunu düşünerek; ikincisi, her şeyin olağanüstü veya mucize olduğunu görerek”. Kur’an, bize ikinci yolu gösteriyor. İçinde yaşadığımız alemde “her şey”in harikulade ve mucize olduğunu söylüyor. Bu sırdandır ki, Kur’an, ısrarla, “düşünmez misiniz!”, “akletmez misiniz!”, “akıl sahipleri için şüphesiz bunda ibretler vardır!” manasındaki ayetlerle(3) insanı kâinattaki mucizeleri görmeye teşvik eder.



“Neden her insan Allah’ı gösteren Ayetleri kolaylıkla göremiyor?”

Kanaatimce, Allah’ı bildiren ayetleri görmemize en büyük engel seküler bilimin sebep-sonuç ilişkisine dayalı determinist yaklaşımıdır. Örneğin, bir elma, Allah’ı bize bildiren mucizevî bir meyve iken, seküler bilim, elmanın elma ağacından, ağacın çekirdekten ve çekirdeğin DNA’daki programdan, DNA’nın moleküllerin farklı dizilişinden ve moleküllerin de atomlardan oluştuğunu açıklayarak sıradanlaştırır. Bir insan, sebepler perdesini kaldırıp bir elmanın sonsuz kudret sahibi Allah’ın ilim, kudret, hikmet ve rahmetinden geldiğini anlayabilir. Seküler bilim, her şeyin sebebini araştırarak gizemini çözdüğünü düşünüyor. Yani, gördüğünüz nimetlerin arkasında bir Mün’im (nimet verici) aramayın, onlar şu sebepler zincirinin sonuçlarıdır, diyor. Oysa elmayı elma ağacından bilmek, elma suyunu içinde bulunduran “akıllı makinelerin” (vending machine) elma suyunu yaptıklarını söylemek gibidir. Akıllı makinelere parayı koyup elma suyu kodunu girdiğinizde, makine bize elma suyu veriyor. Para yerine, elma ağacına su ve gübre verdiğimizde, ağaç bize elma veriyor. Akıllı makineler, elma suyunu yapacak ilme ve kudrete sahip olmadığı gibi, elma ağacı da, bütün bilim adamlarının bile yapmaktan aciz kaldığı elmayı yapamaz. Akıllı makinelere meyve sularını yerleştiren ilim ve kudret sahibi biri olduğu gibi, Allah’ın akıllı makineleri olan meyve ağaçlarına da meyveleri takan sonsuz ilim ve kudret sahibi biri vardır.(4) Seküler bilim, meyveyi ağaca vermekle ahmakça bir hüküm vermiş oluyor.

Seküler bilimin bu yaklaşımında çok büyük bir yanılgı vardır. Bir örnekle ne demek istediğimi açıklayayım: Hayalen Afrika’nın en ücra bir köyüne yolculuk yapalım. Hayatında televizyon görmemiş bu insanlara, uzaktan kumandalı bir televizyonu hediye olarak beraberimizde götürelim. Bir haftalığına köydeki zeki insanları toplayıp seküler bilimin determinist yaklaşımını anlatalım. Daha sonra da televizyonun bilimsel olarak nasıl çalıştığına ilişkin bir teori geliştirmelerini isteyelim. İçlerinden zeki olanı şöyle bir bilimsel teoriyle gelsin: “Televizyon dediğiniz ekran kutusunda gördüğümüz görüntünün nedeni uzaktan kumandadır. İnanmıyorsanız, tezimizi test ediniz. Her seferinde kumandaya bastığınızda ekranda bir görüntü çıkıyor ve tekrar basınca görüntü kayboluyor. O halde, görüntünün sebebi kumandadır.” Muhtemelen, birçok insan bu teoriyi kabul etmek zorunda kalacaktır. Ancak televizyondaki programların çok yüksek ilim ve hikmet içerdiğini görenler böyle bir teoriyi kabul etmekte zorluk çekecekler. Onlar, kumandanın bu denli yüksek ilim ve hikmet sahibi olduğunu makul görmediklerinden bu teoriye şiddetle karşı çıkacaklar.

İşte bu misalde olduğu gibi, bizler de akıl sahipleri olarak düşündüğümüzde göreceğiz ki, ağaçlara veya hayvanlara takılan neticeler onlardan değildir. En yüksek ilme sahip bilim adamlarının yapamadığını inekler veya sinekler elbette yapamazlar. O halde, televizyondaki görüntü bir stüdyodan geldiği gibi, kâinat televizyonunda bize görünen her şey başka bir alemden geliyor. Televizyon programları hayat, ilim, akıl sahibi insanların eseri olduğu gibi, kâinattaki hakiki görüntüler de sonsuz ilim, kudret ve hikmet sahibi Bir’inin eserleridir.

Rabbimiz kâinatı, her an değişen filmlerin oynandığı, dinamik ve canlı bir sinema salonu şeklinde yaratmıştır. Gösterdiği bütün filmlerle kendini bize tanıtmak istiyor. Televizyon ve kumandayı yapan, kasıtla ve hikmetle ikisi arasında bir ilişki kurduğu gibi, kâinatın sahibi de hem sebebi hem de sonucu beraber yaratarak aralarına, hikmeti gereği bir ilişki koymuştur.(5) Aklı başında olan insan, televizyondaki görüntüyü kumandaya mal etmediği gibi, kâinattaki görüntüleri ve nimetleri de sebeplere havale edemez.

Bize Allah’ı bildiren deliller nelerdir?

İlginçtir, Allah, hem Kur’an’daki cümlelerini hem de kâinat kitabındaki eserlerini “ayet” diye nitelendiriyor. Kur’an’da en sıklıkla söz edilen kâinat ayetlerinin başında gökyüzü gelir. Allah, herkesin her zaman gördüğü ve çoğunlukla hayran kaldığı gökyüzüne sıklıkla dikkatimizi çeker: “Üstlerindeki göğe bakmazlar mı, onu nasıl bina edip süsledik...” (Kaf Suresi, 6) Bir başka ayette ise şöyle buyurur: “Göklerin ve yerin yaratılışı ile dillerinizin ve renklerinizin farklılığı da yine O’nun ayetlerindendir. İlim sahipleri için elbette bunda deliller vardır.” (Rum Suresi, 22). İlk ayet, gökyüzüne bakmamızı ve onun nasıl yaratıldığını düşünmemizi emrediyor. İkinci ayet ise, göklerin ve yerin yaratılışı konusunda ilim elde eden ve bu ilmini kullanarak tefekkür eden insanların Allah’ın varlığına ilişkin deliller göreceğini söylüyor. Bu ayetler nazil olalı on dört asırdan fazla süre geçti. O günden bu yana, insanoğlunun uzay hakkındaki bilgisinde çok büyük ilerleme oldu. Astronomi diye ayrı bir bilim alanı gelişti. Bu bilgilerin hepsini burada anlatma imkânımız yok. Bir misalle, uzay hakkında edindiğimiz yeni bilgileri kullanıp, Allah’ın ayetlerini nasıl okuyacağımızı anlamaya çalışalım.

Gökyüzü ve Uzaydan Allah’ın Varlığına Deliller

 

Gökyüzüne baktığımızda bir açıdan muhteşem bir kubbe gibi görünüyor; bu dünya sarayının, yıldızlarla yaldızlanmış bir kubbesi hükmünde. Bir başka açıdan, milyonlarca uzay gemisinin içinde büyük bir hızla seyahat ettiği bir “uzay denizi” gibi görünüyor. Bir başka açıdan bakılırsa, insan yapımı uçaklardan milyarlarca defa büyük ve çok daha hızlı uçakların bulunduğu muhteşem bir “uçak filosu” gibi görünüyor.

Hiç düşündünüz mü gökyüzünde kaç yıldız olduğunu? Şimdiye kadar bu soruya cevap vermek için çok teşebbüs olmasına rağmen, hiç kimse kesin bir cevap verememiştir. 2003 yılında, Avustralya Ulusal Üniversitesi’ndeki bir grup araştırmacı, en son teknolojik aletleri kullanarak bir tahmin yapmışlar. Buldukları rakam şöyle : 70.000.000.000.000.000.000.000 (yetmiş seksilyon).(6)

Aynı bilim adamlarına göre, gökyüzündeki yıldızların sayısı yeryüzündeki kum tanelerinin 10 katından daha fazla. Uzay ölçeğinde düşününce, bizim yeryüzündeki hâkimiyet kavgamız, çocukların bir kum tanesini paylaşamama kavgasına benziyor. Sonuçta, bütün dünyanın hakimi dahi olsak, elde edeceğimiz, uzay ölçeğinde, bir kumun onda biri kadar bile değildir. Peki, bu kadar yıldız ve sayısını bilemediğimiz kadar gezegen bize neyi ifade ediyor? Allah, bizim dikkatimizi onlara çevirerek, onların nasıl var olduğunu ve böyle muntazam bir sistem dahilinde nasıl hareket ettiğini düşünmemizi istiyor. Biz, sahip olduğumuz kabiliyetler, edindiğimiz bilgi ve tecrübeler ışığında, sayısız denecek kadar çok olan bu yıldızları bir perspektife koyabiliriz. İnsan yapımı olan bir şeyle bu gök cisimlerini mukayese ederek nasıl var olduklarını anlayabiliriz.

İnsan, henüz bir yıldız yapamadı; ancak bütün ülkeler güçlerini birleştirerek Uluslararası Uzay İstasyonu adını verdikleri bir “minyatür gezegen” yapmaya çalışıyor. O halde, yıldızların ve gezegenlerin nasıl var olduklarını, insan yapımı minyatür gezegene bakarak bir derece anlayabiliriz. Minyatür demekle, insanoğlunun en muhteşem eserlerinden birini küçümsediğimi sanmayın. Doğrusu, bir ömür harcasam dahi nasıl yaptıklarını anlamaktan mahrum kalacağım bu şaheserden dolayı, insanlık adına onur duyuyorum. Dünya ve diğer gezegenlerle kıyaslandığında “minyatür” olduğunu söylemek istiyorum. Buradaki insanlar ikinci bir uzay istasyonu yapmaya kalkışsa, hiç kuşkusuz muvaffak olamayacaklar; çünkü bunun için gerekli olan yüzlerce, binlerce bilim adamı ve mühendisimiz yok. Gerekli aletleri üretecek fabrikalarımız yok. Demek ki, minyatür gezegeni yapmak için fizik, mühendislik, biyoloji, matematik gibi birçok bilim alanında ileri derecede bilgi sahibi olmak gerekir. Aynı zamanda, bu bilgiyi uygulamak için kas ve makine gücüne ihtiyaç var. Kısacası, minyatür gezegenimiz yüksek bir ilim ve büyük bir gücün eseridir. O halde, Uluslararası Uzay İstasyonu’ndan çok daha büyük ve çok daha muhteşem olan trilyonlarca yıldız ve gezegen, sonsuz ilim ve sonsuz kudret sahibinin eseridir.(7)

Gökyüzüne dikkatle bakan biri, Arapça “Lailaheillallah” yazısından daha parlak birşekilde Allah’ı bildirdiğini görür. Çünkü, eğer dünya bir saraya benzetilirse, ay bizim gece lambamız; güneş, sobamız ve çok parlak elektrik lambamız; diğer yıldızlar ise gök kubbemizi süsleyen yaldızlı, süslü lambacıklarımız. O halde, bu yıldızları, güneşi, ayı ve dünyayı kim yapmıştır? Kur’an bu soruya şöyle cevap verir: “(Allah) gökleri ve yeri hak ile yarattı. O, koştukları ortaklardan münezzehtir” (Nahl Suresi, 3). “O, geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı sizin hizmetinize verdi. Yıldızlar da Allah’ın emriyle hareket ederler. Şüphesiz bunlarda aklını kullananlar için pek çok deliller vardır.” (Nahl Suresi, 12). “Ne güneş aya yetişebilir, ne de gece gündüzü geçebilir. Her biri bir yörüngede yüzerler” (Yasin Suresi, 40). “Güneş, kendisi için belirlenen yerde akar (döner). İşte bu, aziz ve alim olan Allah’ın takdiridir” (Yasin Suresi, 38). Son iki ayet, güneşin dönüşüne işaret eder. Astronomi bilimi güneşin döndüğünü 20. yüzyılda keşfetmesine rağmen, okuma yazması olmayan Hz. Muhammed’in (a.s.m.) bunu on dört asır öncesinden haber vermesi, peygamberliğinin bir delilidir.

Modern astronomiye göre, güneş saniyede 225 km, dakikada 13.500 km ve saatte 810.000 km hızla hareket ediyor. En hızlı yolcu uçaklarının saatte kaç km hız yaptığını düşünürsek, güneşin en hızlı uçaktan yüzlerce kat daha hızlı gittiğini anlayacağız. 2005 yılında bir Yunan yolcu uçağı seyahat halindeyken, soğuk hava tertibatı bozulduğu için iki pilotu da donarak ölmüş ve uçak birkaç dakika içinde dağa çakılmıştı. O halde, bizim uçaklarımızdan milyarlarca kat daha büyük ve binlerce defa daha hızlı trilyonlarca gök uçakları, pilotsuz oldukları halde, nasıl çarpışmadan ve düşmeden hareket edebiliyorlar? İnsan yapımı uçaklar veya uzay gemileriyle, yıldızları ve gezegenleri kıyasladığımızda anlayacağız ki, ancak sonsuz ilim, sonsuz kudret ve sonsuz hikmet sahibi Bir’i gökyüzündeki yıldızları halk etmiştir ve her an kontrolünde tutup tedbir ve idaresini görmektedir. Bu sırdandır ki, Kur’an: “Şüphesiz Allah gökleri ve yeri, nizamları bozulmasın diye tutuyor. And olsun ki onların nizamı eğer bir bozulursa kendisinden başka hiç kimse onları tutamaz” (Fatır Suresi, 41). Beşer eseri olan füzelere karşı savunma sistemi geliştirmemize rağmen gökyüzünden üzerimize yağacak “semavi füzeleri” seyretmekten öte bir şey yapamıyoruz.

Bitkiler Aleminden Allah’ın Varlığına Deliller
Sadece yıldızlar değil, etrafımızda gördüğümüz her şey, farklı dillerle, bize Rabbimizi anlatıyor. İçinde yaşadığımız mavi gezegende Allah’ı bize bildiren en muhteşem ayetler bitkiler, hayvanlar ve insanlardır. Hepsindeki ortak ilahi mühür olan “hayat”, her şeyiyle bize Allah’ı gösteriyor. Hayatı veren ve devam ettiren, Hayy ve Kayyum olan Allah’tır. Kur’an bu hakikati şöyle ifade eder: “(Allah) su sayesinde sizin için ekinler, zeytinler, hurmalar, üzümler ve diğer meyvelerin hepsinden bitirir. İşte bunlarda, düşünen bir toplum için büyük bir ibret vardır” (Nahl Suresi, 11). Bu ayet açıkça, bitkilerin Allah tarafından sudan yaratıldığını ve düşünenler için bunda büyük bir ibret olduğunu söylüyor. Bilim, günümüzde hayatın kaynağının su olduğunu kabul etmesine rağmen, hayatın ne olduğunu tam olarak anlamış değildir. Oysa gezegenimizin her karışını sıksanız hayat sahibi bitki veya hayvanlar çıkar.

 

2004 yılı itibariyle bitkibilimciler yaklaşık 350 bin ayrı bitki türünün varlığını tespit etmiş bulunuyorlar. Bütün bu bitkiler, hem birbirinin aynısı hem de birbirinin gayrisidir. Hepsinin benzer atom, element, molekül ve hücrelerden yapılması aynı olduklarını gösterirken, hepsinin farklı bir şekli ve nispeten farklı bir DNA kodunun olması da ayrı olduklarını gösteriyor. Bitki deyip geçmemeli. Bir bitkinin yaptığını hiçbir insan yapamaz. Yaptığı işe göre isimlendirme yapmak gerekirse, her bir yeşil yaprağa “oksijen ve yemek fabrikası” demek daha uygun düşer. Her yeşil yaprağın milyonlarca yıldır yaptığını, insanoğlu ancak geçen asrın ortalarında bir nebze öğrenebilmiştir. Dr. Calvin, bir yaprağın birçok marifetinden birini açıkladığı için Nobel ödülü almıştır.(8) Başka bir deyişle, asırlarca devam eden gayretler sonucunda, ancak en zeki insanlar bir nebze yeşil otların ne yaptığını anlamışlar. Buna rağmen hiçbir bilim adamı bir otun yaptığını yapamaz. O halde, aptal ve tembel insanlara “ot gibisin” demekle aslında onlara iltifat, ota hakaret etmiş oluruz. Belki de, Nobel ödülü alacak kadar zeki ve çalışkan olanlara “ot gibisin” demek daha makul olur!

Hem ot deyip aşağıladığımız bitkiler bizim için kendilerini feda eden hizmetkârlardır. Sürekli çalışıp zaruri ihtiyacımız olan oksijeni ürettikleri gibi, vücudumuz için gerekli vitamin ve proteinleri üretip yiyecek olarak kendi hayatlarını bizim hayatımızın devamı için feda ediyorlar. İnsanoğlu, kırk binin üzerinde bitki ve hayvanı besin olarak kullanıyor. Ağaçlar, muhteşem fabrikalar gibi çalışıp bize rızık yetiştiriyor. Üzerinde düşünmediğimiz için, bitkilerin bize yaptıkları hizmeti tam takdir edemiyoruz. Sebepler perdesiyle, meyveyi ağaçtan ve sebzeyi bostandan bildiğimiz için, onların hakiki kıymetini bilemiyoruz. Oysa eğer bir meyveyi fabrikada yapmaya kalkışsak tanesini milyon dolara alamazdık! Rızkın bol olması, kıymetsizliğini değil, rahmetin çokluğunu gösterir. Nitekim bizim için en kıymetli gıda olan oksijen, bedavadır; ancak kıymetsiz değildir.(9)

Her bir bitki, her bir meyve ve her bir sebze harikulade bir ihsan-ı ilahidir, muhteşem bir hediye-i rahmanidir. Örneğin bir firma “çekirdekli bisküvi” imal etse, siz de bisküvinin çekirdeğini toprağa ektiğinizde “bisküvi ağacı” çıksa hayret edersiniz. Eminim bütün gazetelerde manşet olur ve bütün televizyonlar böyle bir ağaçtan bahseder! Doğrusu, çekirdekli bisküviye hayret edip binlerce çekirdekli meyve ve sebzeyi sıradan görene hayret etmek lazım!

Seküler bilim ve dinsiz felsefe, her açıdan mucize olan İlahi eserleri, tabiat ve sebepler perdesi arkasına saklayıp sıradanlaştırıyor. İnsanın, mevcut olanı farklı şekle sokarak yaptığı eserlerini de olağanüstü gösteriyor. Allah, gönderdiği en son kitabında otuz bir defa tekrarla bize soruyor: “Rabbinizin hangi bir nimetini inkâr edersiniz?” (Rahman Suresi). Eğer, aklımızı başımıza alıp her bir nimetin kıymetini idrak etsek hiçbirini inkâr edemeyiz. Oysa bu nimetleri tabiat ve tesadüfe havale edince hepsini inkâr ederiz. Hayvan ve insanların muhtaç olduğu vitamin ve proteinleri içeren, onların damak tadına, ağzına, dişine, midesine münasip yüz binlerce bitki türü, Allah’ın rahmetinin en aleni burhanlarıdır. Aklı başında bir insan, bir tek elmayla bile, Rabbini bulabilir. Nanoteknoloji(10) ile inşa edilen elmanın atom, molekül ve hücre boyutundaki harikulade yapısı, sahibinin sınırsız ilmini, kudretini ve hikmetini gösterdiği gibi, insanın gözü, dişi, damağı ve midesiyle olan irtibatı ve ittifakı, O’nun sonsuz rahmeti, şefkati ve inayetini gösteriyor.

Aklını yerinde kullanan bir insan bir tek elmadan hareketle bile Rabbini bulabilir. Evet, sadece bir elmayı dahi tam olarak idrak edebilen, Rabbinin varlığını idrak edebilir. Yine, bir elma deyip geçmeyin. Bir elmayı yapmak için dünya büyüklüğünde bir fabrika kurup içerisine canlı hücrelerden oluşan bir ağaç dikmeniz gerekir. Bir hücreyi bile yapamayan, elbette milyarlarca hücreden dokunan bir ağacı yapamaz. Faraza bunu yapsa bile, güneşe hükmü geçip onu hassas bir ölçüyle dünya mutfağına fırın yapamayan elbette elma meyvesini pişiremez. Bir elmayı yapmak için daha bunun gibi binlerce koşul sıralayabiliriz.

Bu ifade ettiklerimizi Bediüzzaman Hazretleri aşağıdaki veciz ifadelerle dile getirmiş:

“Bir elmayı halk edecek (yaratacak), elbette dünyada bütün elmaları halk etmeye ve koca baharı icat etmeye muktedir (kudretli) olmak gerektir. Baharı icat etmeyen, bir elmayı icat edemez. Zira o elma, o tezgâhta dokunuyor. Bir elmayı icat eden, bir baharı icat edebilir. Bir elma bir ağacın, belki bir bahçenin, belki bir kâinatın misal-i musaggarıdır (küçük bir numunesidir). Hem sanat itibarıyla koca ağacın bütün tarih-i hayatını taşıyan elmanın çekirdeği itibarıyla öyle bir harika-i sanattır (sanat harikasıdır) ki, onu öylece icat eden, hiçbir şeyden aciz kalmaz.”(11)

Bu sırdandır ki, Kur’an, sadece mideyi doldurmak için yemek yerine, yediklerimizin nasıl oluştuklarını düşünerek yememizi istiyor: “İnsan yediklerine bir baksın. Biz suyu bol bol indirdik. Toprağı yardıkça yardık. Ondan daneler, üzümler ve sebzeler, zeytinlikler ve hurmalıklar, bol ağaçlı bahçeler, çeşit çeşit meyveler ve otlar bitirdik; size ve hayvanlarınıza rızık olsun diye” (Abese Suresi, 24-32).

Hayvanlar Aleminden Allah’ın Varlığına Deliller

Aklımızı ve ilmimizi kullanarak hayvanlara baktığımızda her birinin muhteşem “makineler” veya “yürüyen fabrikalar” olduğunu söyleyebiliriz. Sanayi devriminden bugüne insanoğlu teknolojik aletler üretmekte müthiş mesafe aldı. Bir asır önce hayal bile edemediğimiz televizyon, cep telefonu, bilgisayar gibi aletler, günümüzde hayatımızın bir parçası haline geldiler. Her gün yenisine şahit olduğumuz “teknoloji harikaları” çağında yaşıyoruz. Seküler bilim bile, insanın ihtiyaç ve arzularını gidermek için karmaşık aletler yapma kabiliyetini, onu hayvandan ayıran temel unsur olarak kabul ediyor. Uçaklar, arabalar, hızlı trenler, gökdelenler, bilgisayarlar bu kabiliyetin meyveleridir. Herkes kendi tecrübesinden bilir ki, insan yapımı en basit alet bile ilim ve gücün eseridir. Aletler karmaşık hale geldikçe, daha çok ilim ve kuvvet gerektirir. Örneğin, tahtadan oyuncak bir arabayı, çok az bir ilim ve kuvvet sahibi bir çocuk yapabilir. Ancak binlerce çocuk bir araya gelse bile en basit motorlu bir arabayı yapamaz. O halde kendi eserimiz olan “teknoloji harikalarıyla” hayvanları kıyaslayalım.

Hayatımızın her karesinde görebildiğimiz, hayvanat bahçelerinde televizyon belgesellerinden sürekli telhir halinde bulunan hayvanların yaratılışını ve marifetlerini düşünerek Rabbini bulmak bizler için daha kolay olabilir. Kur’an-ı Kerim hayvanlarda ibret verici işaretler olduğunu bize şu ayetiyle bildiriyor: “Şüphesiz göklerde ve yerde inananlar için birçok ayetler vardır. Sizin yaratılışınızda ve (Allah’ın) yeryüzünde yaydığı canlılarda, kesin olarak inanan bir toplum için ibret verici işaretler vardır” (Casiye Suresi, 3-4).

Doğrusu, hayvanlara dikkatle bakıp aklını kullananlar için, Allah’ı bize anlatan ibretli işaretleri görmek hiç de zor değildir. Kur’an, inanmayanları, kör olarak tabir ederek onların, iman yoluyla gözleri hakikate açılmadığı sürece, bu ayetleri ve işaretleri göremeyeceklerini ifade ediyor. Aklımızı kullanarak, bir iki misal ile hayvanlardaki ibretli ayetleri okumaya çalışalım.

Hayvanları araştıran bilim adamları bugüne kadar yaklaşık 2 milyon ayrı hayvan türünü tespit edip isimlendirmişlerdir. Tahminlere göre, bu rakam mevcut hayvanların ancak yüzde 20’sine denk geliyor. Yaklaşık 10 milyon ayrı hayvan türü olduğu tahmin ediliyor.(12)

Hayvanları inceleyen bilim adamlarının bizlere anlattığına göre, en küçük bir hayvan dahi, işleyişi itibariyle, bizim en büyük teknoloji ürünümüzden binlerce derece daha harikadır. Başka bir deyişle, “beşeri teknolojik aletler” ile “ilahi teknolojik aletler” diyebileceğimiz hayvanları kıyasladığımızda aralarında çok büyük farklar görürüz. Yaptığı “yüksek teknolojilerle” gururlanan insanoğluna Allah göndermiş olduğu kitabında meydan okuyor: “Ey insanlar! (Size) bir misal verildi; şimdi onu dinleyin: Allah’ı bırakıp da yalvardıklarınız (taptıklarınız) bir araya gelseler bile bir sineği dahi yaratamazlar. Sinek onlardan bir şey kapsa, bunu ondan geri de alamazlar. İsteyen de aciz, kendinden istenen de!” (Hac Suresi, 73). Bir sinek yapmak şöyle dursun, o sineğin en küçük bir hücresini yapmak bile mümkün olmamıştır bugüne kadar. O halde Kur’an’ın ayetiyle soralım: “Yoksa onlar bir yaratıcı olmaksızın mı yaratıldılar? Veya kendi kendilerini mi yaratıyorlar?” (Tur suresi, 35).

Hayvanların harika vücut sistemleri Allah’ın varlığına, milyonlarca türleri sayısınca, belki tüm hayvanlar sayısınca işaret ettiği gibi, hayvanlardaki faydalar ve neticeler de Allah’ın hikmet ve rahmetine şahitlik yapar. Kur’an bu hakikati şöyle ifade eder: “Ehli hayvanlarda da sizin için birer ibret vardır. Onların karınlarında, kan ile fışkı arasından çıkan ve içenlerin boğazından kolayca geçen halis bir sütle sizi besleriz” (Nahl Suresi, 66). Demek ki, öyle hayvan deyip geçmemeliyiz! Kızdığımız insanlara da “hayvan!” deyip hayvanları aşağılık mahlûk gibi görmemeliyiz! Hayvanları yaptıkları işlere göre isimlendirirsek inek, koyun ve keçiye “süt ve et fabrikası”, tavuğa “yumurta ve et fabrikası”, ipek böceğine “ipek fabrikası”, arıya da “bal fabrikası” dememiz daha münasip olur! Doğrusu, bu hayvanların diğer faydalarını düşündüğümüzde, bu tarzda bir isimlendirme bile noksan kalır.

Yukarıdaki ayette Allah, inek de dahil olmak üzere, evcil hayvanlarda ibretler olduğunu söylüyor. Doğrusu bu hikmetleri anlamak için veterinerlik diye ayrı bir bilim dalı gelişmiş. Binlerce bilim adamı şimdiye kadar bu hikmeti anlamaya çalışmalarına rağmen henüz bitirmiş değiller. Örneğin, ineğin nasıl süt yaptığını anlamaya çalışan Dr. Virtanen, süt yapamadı, ancak inekten nasıl daha çok süt alacağımızı keşfetti. Bundan dolayı kendisine Nobel ödülü verdik.(13) Şimdi size soruyorum, ineğin yaptığını bir derece anlayan, ancak yapamayan birine Nobel ödülü verilirse, her bir ineğe acaba nasıl bir ödül vermek lazım?

Kanaatimce, ineklerin yaptığını bir derece de olsa anlayan her insan, onlara büyük saygı duymak zorundadır. Doğrusunu isterseniz, ineğe tapan Hinduların (her ne kadar yaptıkları küfür de olsa) neden taptıklarını az-çok anlayabiliyorum. Bence, ineği sıradan bir varlık olarak görmek, ineğe tapmak kadar şaşılacak bir şeydir.

Bediüzzaman Hazretlerinin ifade ettiği şu veciz ifadeler buraya kadar anlattıklarımızın özeti gibi:

Başta inek ve deve ve keçi ve koyun olarak süt fabrikaları olan validelerin memelerinde, kan ve fışkı içinde bulaştırmadan ve bulandırmadan ve onlara bütün bütün muhalif olarak hâlis, temiz, safi, mugaddî (gıdalı), hoş, beyaz bir sütü koymak; ve yavrularına karşı o sütten daha ziyade hoş, şirîn, tatlı, kıymetli ve fedakârane bir şefkati kalplerine bırakmak; elbette o derece bir rahmet, bir hikmet, bir ilim, bir kudret ve bir ihtiyar ve dikkat ister ki; fırtınalı tesadüflerin ve karıştırıcı unsurların (elementlerin) ve kör kuvvetlerin hiçbir cihetle işleri olamaz.(14)

“İnsan”ın Allah’ın Varlığına Delilleri

Allah’ı bildiren bir başka delil, belki de en önemlisi, bizim iç dünyamızda gerçekleşiyor. Her insan kendi yaratılışını ve kendisine her gün verilen nimetleri düşünerek Rabbini bulabilir. İnsanın kâinat içinde her bir şeyde gördüğü delillere “afakî”, yani “dışsal” deliller; kendi şahsında gördüğü ve hissettiği delillere ise, “enfüsi”, yani “içsel” deliller denir. İçsel deliller, anlaşılması daha kolaydır, çünkü şahsi tecrübeye dayanır. Maalesef, birçok insan, kendi varlığı üzerinde düşünmediğinden bu delilleri görmekte zorluk çeker. Oysa Kur’an, birçok ayette insanın yaratılışındaki ibrete dikkatimizi çekiyor: “Sizin yaratılışınızda ve (Allah’ın) yeryüzünde yaydığı canlılarda, kesin olarak inanan bir toplum için ibret verici işaretler vardır” (Casiye Suresi, 4). Modern teknolojinin esamesinin olmadığı bir dönemde, insanın yaratılışı “ilahi ültrasonla” gözlemlenmiş gibi Kur’an’da tarif ediliyor: “Sonra nutfeyi alaka (aşılanmış yumurta) yaptık. Peşinden, alakayı bir parçacık et haline soktuk; bu bir parçacık eti kemiklere (iskelete) çevirdik; bu kemikleri etle kapladık. Sonra onu başka bir yaratışla insan haline getirdik. Yapıp yaratanların en güzeli olan Allah pek yücedir” (Müminun Suresi, 14). İnsanın ana rahmindeki bir damla sudan insan haline getirilişini ilk defa müşahede eden bilim adamı gördüklerini “mucize” olarak tabir etmiş. İlginçtir, bu konuda seküler anlayışla hazırlanan belgeseller bile, “hayat mucizesi” demek zorunda kalmışlar.(15)

İnsanların büyük bir çoğunluğu, kendi hayat yolculuğunda yaşadığı bu mucizeyi unutarak, sanki gökten zembille inmiş gibi, gafil ve nankör bir şekilde yaşıyor. Kur’an’daki şu ayet aklı başındaki insanları bu gafletten uyandırıp kendi yaratılış mucizesini görmeye teşvik ediyor: “Görmedi mi o insan; Biz onu bir damla sudan yarattık da sonra o, Bize apaçık bir düşman kesiliverdi?” (Yasin suresi, 77). İnsanın bir damla sudan yaratılışı ancak sonsuz ilim, kudret ve hikmet sahibi Bir’inin eseri olabilir. Aksini iddia eden varsa bir damla sudan bir insan yaparak veya insanın tek bir hücresini yaparak iddiasını ispat edebilir. Kur’an, on dört asırdır inanmayanlara bu konuda meydan okuyor.(16) Şimdiye değin, bu meydan okuyuşa bir cevap verilemediği gibi, çok ileri teknolojiye rağmen, buna cevap verilebileceğini söyleyen de yok. Bu, hem Kur’an’ın ilahi kitap olduğunu hem de Allah’ın bütün canlıların Yaratıcısı olduğunu ispat ediyor.

İnsanın yaratılışı mucize olduğu gibi, doğduktan hemen sonra, ona validesinin memelerinden “anne sütünün” ikramı da ayrı bir “rahmet mucizesi”dir. Birçoğumuz bunu sıradan görüyoruz. Şöyle bir düşünün, annelerin memelerinden süt değil de “portakal suyu” gelseydi ne yapardık! Herhalde, hayret eder ve herkesle paylaşırdık. Eminim, televizyon kanallarında birinci haber haline gelirdi! Oysa annelerin memelerinden “portakal suyu” yerine “süt” gelmesi, binlerce kat daha harika ve hayret edilmesi gereken bir şeydir. Bilim adamları henüz “anne sütünün” yerini tam olarak tutacak hiçbir şey bulamadıkları için annelere çocuklarını emzirmelerini tavsiye ediyorlar. Anne sütü örneğinde olduğu gibi, birçok şey, belki de her şey, aslında harikulade ve mucize olmasına rağmen sürekli gördüğümüz için onları sıradan bir şey gibi algılıyoruz. “Akıl gözünü” dikkatle açanlar, “sıradanlık perdesini” aralayarak her şeyin arkasındaki mucize fiilleri ve onların Faili’ni görebilir.

İçsel delillere bir örnek daha vermek istiyorum. Her insan kendi bedeni üzerinde düşündüğünde Rabbini bildiren ayetleri görebilir. Vücudumuzun her azası, muhteşem yapısı ve işleyişi, düzeni ve sayısız hikmetleri ve faydalarıyla bize sonsuz ilim, hikmet, rahmet ve kudret sahibi Bir’inden haber veriyor. Sizinle yakın zamanda yaşadığım bir hadiseyi paylaşarak ne demek istediğimi açıklayayım. Benim ağzımda “insan yapımı” dişler ve “diğer dişler” var. İnsan yapımı dişlerimi, sokakta karşılaştığım bir insana yaptırmadım. Diş hekimliği fakültesinden mezun olup kendi alanında yıllarca tecrübe edinen bir “diş hekimine” yaptırdım. Niye sıradan bir insana gitmedim de bir diş hekimine gittim? Cevabı gayet basit: Çünkü diş için en uygun malzemeyi bularak onu diğer dişlerimle uyumlu bir kalıba sokup sonra da damağıma yerleştirmek, öyle basit bir iş değil. Herkesin elinden gelmez. Diş konusunda derin bilgisi ve diş yapıp yerleştirecek aletleri olmayan biri bu işi yapamaz.

Şimdi “insan yapımı” dişler ile “diğer” dişleri kıyaslayalım. Hangisi daha iyi? Hangisi daha sağlam? Hangisi daha mükemmel? Elbette “diğer” dişler. Bunun en bariz örneği, eğer sağlam dişleriniz varsa, hiçbir dişçi, gelin bu dişleri çıkaralım, ağzınıza teknoloji harikası dişler yerleştirelim demez. Şimdi, aklımızı başımıza alıp düşünelim: “İnsan yapımı” dişler yüksek bir ilim ve kudretle oluyorsa, onlardan her açıdan daha mükemmel olan “diğer” dişler kendi kendine veya tesadüfen olabilir mi? İlim ve şuurdan mahrum, cahil ve aptal doğal kuvvetlerin eseri olabilir mi? O halde, insan yapımı olmayan her bir dişimiz bize Allah’ı bildiriyor. İnsan vücudunun en basit parçalarından biri olan dişler bu şekilde bize Rabbimizi bildiriyorsa, göz, burun, beyin gibi yüzlerce organımızın Allah’ı nasıl bildirdiklerini de sizin zekâvetinize havale ediyorum.

Yazımızın başından buraya kadar anlattıklarımızı özetleyecek olursak: Rabbimiz kainatı muhteşem bir kitap haline getirip, ondan yazdığı sayısız cansız ve canlı varlıkların kelimeleriyle (ayetleriyle) kendini bize tanıtıyor. Bu kitabı kebir-i kainatın manalarını Kur’an-ı Kerimle tercüme etmiş ve Hz.Muhammed (asm) gibi bir mualim-i ekberle bu kitabı nasıl okuyacağımızı ders vermiştir. Bizler, tesadüf ve tabiatın kapkara gözlüğünü çıkarıp, Kur’anın sunduğu şeffaf gözlükle kainat kitabını okuduğumuzda herbir şeyde Rabbimizi görebilir, icraatlerini müşahede edebilir, hikmetlerini tefekkür edebiliriz. O’nu hem hadsiz mükemmel eserleriyle tanıyabilir ve hem de sonsuz nimetleriyle sevebiliriz.

Bu yazı yazarın Nesil Yayınları'ndan çıkan 11 Eylül’e Rağmen Amerika’da Yükselen İslam isimli kitabından alınmıştır.
Dipnotlar:

(1) Allah’ı beşerileştirmek birçok dinin yaptığı temel bir hatadır. Hıristiyanlık ve Yahudilik, Allah’a evlat isnat ederken, çok tanrılı dinlerde ise tanrının doğduğuna inanılır. Eylül ayının ikinci haftasında, Unity Kilisesi’nin düzenlediği Dünya Dua Günü programına katılırken, Hindu konuşmacının şu sözleri beni hayli şaşırtmıştı: “Bugün bizim için çok önemli bir gün. Çünkü Hinduların iman ettiği en büyük tanrının doğum günüdür.”
(2) Keşfu’l-Hafa, 132. hadis.
(3) Yamina Mermer, 1995 yılındaki Bediüzzaman Sempozyumu’nda sunduğu, “Risale-i Nur’da Sebep-Sonuç İlişkileri” isimli tebliğinde şöyle demektedir: “Kur’ân-ı Kerim, meselâ 310 defa “semâvat”tan, 45l defa “arz”dan, 262 defa “yaratma”dan, çok azı Kur’ân ayeti anlamına gelmek üzere 382 defa “âyet”ten bahsederek bunların Allah’ı tanıtan âyetler, şahitler olduğuna dikkati çeker. “Bak,” “Bakmazlar mı?”, “Düşünmezler mi?” gibi birçok teklifiyle de kâinata ve yaratmaya bakıp düşünmemizi emreder.”
(4) Üniversitede okuduğum yıllarda diş hekimi dostum İdris Çamlıbel’den duyduğum bir hadiseyi hiç unutamıyorum. Bir hafta sonu, İdris Bey, 5 yaşlarındaki kızıyla birlikte pikniğe gider. Kızı o güne kadar hiç kiraz ağacı görmemiş. Piknikte gördüğü ilk kiraz ağacı onu çok heyecanlandırır, babasına koşarak gider ve şöyle der: “Baba, baba! Gördün mü! Gördün mü! Şuradaki ağaca kiraz asmışlar.” Babası, kızının söylediğine önce güler; ancak manasını düşününce, çocukça bakışın daha doğru olduğunu anlar.
(5) Bediüzzaman, sebep-sonuç halkasıyla her şeyin yaratılmasının hikmetini şöyle açıklıyor: “Ey esbabperest (sebeplere tapan) ve tabiata tapan biçare adam! Madem her şeyin tabiatı (varlık özü), her şey gibi mahlûktur (yaratılmıştır); çünkü sanatlıdır ve yeni oluyor. Hem her müsebbeb (sonuç) gibi, zahirî (görünen) sebebi dahi masnu’dur (sanatlıdır). Ve madem her şeyin vücudu, pek çok cihazat (cihazlara) ve âletlere muhtaçtır. O halde, o tabiatı icat eden ve o sebebi halk eden bir Kadir-i Mutlak (Sonsuz Kudret Sahibi) var. Ve o Kadir-i Mutlak’ın ne ihtiyacı var ki aciz vesaiti(vasıtaları), Rubûbiyetine ve icadına teşrik (ortak) etsin. Hâşâ! Belki doğrudan doğruya müsebbebi (sonucu), sebep ile beraber halk ederek, cilve-i Esmasını (İsimlerinin yansımasını) ve hikmetini göstermek için, bir tertip ve tanzim (düzen) ile zahirî (görünürde) bir sebebiyet, bir mukarenet (ilişki) vermekle, eşyadaki zahirî kusurlara, merhametsizliklere ve noksaniyetlere merci’ (dayanak) olmak için, esbap ve tabiatı dest-i kudretine (kudret eline) perde etmiş; izzetini o suretle muhafaza etmiş.” (Lem’alar, 23. Lem’a, Tabiat Risalesi.)
(6) Söz konusu araştırmayla ilgili makaleye şu adresten ulaşabilirsiniz: http://www.cnn.com/2003/TECH/space/07/22/stars.survey/
(7) Kur’an’ın bir ayetinde şöyle deniliyor: “And olsun ki, onlara “gökleri ve yeri yaratan kimdir?” diye sorsan, elbette Allah diyecekler” (Lokman Suresi, 25). Bu ayette “onlar” zamiriyle inanmayanlar kastediliyor. Bu ayet iki önemli noktayı dikkatimize sunuyor: Birincisi, inanmayanlara Allah’ı anlatırken en büyük ve bariz ayetler olan göklerin ve yerin yaratılışından başlamamız daha uygundur. İkincisi, inanmayanlar bile muhteşem ve muazzam göklerin ve yerin yaratılışını başka türlü izah edemezler; iyice düşündüklerinde çaresiz kalıp “Allah” diyeceklerdir.
(8) http://nobelprize.org/nobel_prizes/chemistry/laureates/1961/calvin-bio.html
(9) Piyasa sisteminde fiyatlar, mal ve hizmetin değerine göre değil, arz ve talebe göre belirleniyor. İnsan için zaruri olan oksijenin bedava olması, kıymetsizliğini değil, bol olduğu için kimsenin parayla talep etmediğini gösterir. Kapitalist sistemde insanların mal ve hizmete piyasa fiyatına göre kıymet vermesi bir yanılgıdır. Piyasada alınıp satılmayan birçok şey, gerçekte paha biçilmez kıymete sahiptir.
(10) Maddenin atomik veya moleküler boyutta incelenerek yepyeni özelliklerinin açığa çıkarılması.
(11) “Küre-i arz (dünya) mağazasından me’kûlât (yiyecek) ve meşrubat (içecek) ve libas (elbise) ve sair ihtiyaçlarınızı temin ediyorsunuz. Parasız aldığınız bu malları “İlâhî hazine”den almayıp birer birer esbaba (sebeplere) yaptıracak olursanız, acaba bir nar tanesini ne kadar zamanlarda elde edip ne kadar pahalı alacaksınız? Çünkü o nar, bütün eşyayla alâkadardır. Az bir zamanda, az bir kıymetle husule gelmesi imkân haricidir. Ve aynı zamanda, ondaki ziynet, intizam (düzen), sanat, rayiha (koku), tat ve koku gibi lâtif şeylerden anlaşılıyor ki, o nar tanesi öyle bir Sani’in masnûudur (sanat eseridir) ki, icadında külfet (zorluk) ve mübaşeret yoktur” (Bediüzzaman Said Nursî, Hubab Risalesi, Mesnevi-i Nuriye).
(12) Toplam hayvan türünün 100 milyon olduğunu tahmin eden bilim adamları da var: http://news.bbc.co.uk/2/hi/science/nature/4013719.stm
(13) Dr. Virtanen, ineklerin süt verimini artırmakla ilgili çalışmasından dolayı 1945 yılında Nobel Kimya Ödülü aldı.
(14) Bediüzzaman Said Nursî, 7. Şua, Ayetü’l-Kübra Risalesi.
(15) En saygın belgesel yapımcılarından NOVA’nın çıkardığı “the Miracle of Life” (Hayat Mucizesi) ismindeki belgesel, bunun bariz bir örneğidir.
(16) Yazarın Nesil Yayınlarından çıkan, Rabbini Arayan Thomas isimli kitabının sekizinci bölümünde, Kur’an’ın bu meydan okuyuşu karşısında ateist Thomas’ın nasıl ilzam olduğunu okuyabilirsiniz.
Dr. Furkan Aydıner

18/3/2009

zehirli ekmek

"Her ne doğrarsan aşına, o çıkar karşına." Atasözü
Sık sık evinin kapısını çalıp birşeyler dilenen kadından bıkıp,
oldukça rahatsız olan evin hanımı, bir gün yine
aynı dilenci kapısını çaldığında ondan kurtulmaya karar verir.
Dilenciye biraz beklemesini söyleyip mutfaktan
bir ekmek alır ve ortasından yararak arasına peynir, zeytin
yerleştirir. Tabii bu arada arasına haşarat
öldürmede kullandığı kuvvetli zehirden dökmeyi de ihmal etmez.
Dışarıya çıkıp ekmeği dilenciye uzattığında, kadın "Allah razı olsun."
deyip evden ayrılır.
İyice acıkan kadın bir caminin avlusunda biraz önce kendisine verilen
ekmeği çıkarıp tam yiyeceği esnada
elini yüzünü yıkamakta olan bir askerin kendisine baktığını görür.
Askerin halinden, yoldan geldiği ve
yorgunluğu anlaşılmaktadır. Dilenci, askerin bakışlarından onun aç
olduğunu ve sanki "Biraz da bana ver."
Manasını çıkarmıştır. Gencin haline acıyan kadın ekmeğin hepsini
askere buyur eder ve oradan uzaklaşır.
Dilenci kadının verdiği ekmeği iştahla yiyen asker, çok geçmeden
acıyla kıvranmaya başlar.
Bir müddet sonra camiye gelen cemaat yerde kıvranan gencin kimin nesi
olduğunu sorup öğrendikten sonra
alıp evine götürürler.
Evin hanımı, aylardır binbir ümitle terhisini beklediği yeni terhis
olmuş oğlunu perişan vaziyette karşısında
görünce çırpınmaya, dövünmeye başlar. Biraz zaman geçip de sakinleşen
kadın, oğluna ne olduğunu,
niçin kıvrandığını sorup öğrenmeye çalışır.
Delikanlı biraz önce cami avlusunda bir dilenci kadının kendisine
ekmek verdiğini, onu yedikten sonra bu hale
geldiğini söyleyince kadın ona verdiği ekmeği hatırlar ve başından
aşağıya kaynar sular dökülür. "Ben ne yaptım?" diye dövünmeye başlar
ama iş işten geçmiştir. Arslan gibi delikanlı oracıkta hayata
gözlerini yumar.

18/3/2009

Türk Okulunun 300 Kontenjanı İçin 21 Bin Öğrenci Yarıştı

Romanya'da 15 yıldır yüzlerce bilim olimpiyatçısının yetiştiği Türk okullarına bu yıl rekor başvuru oldu. 21 bin öğrencinin yarıştığı imtihan sonunda Bükreş ve Köstence'deki bilgisayar liselerine toplam 300 öğrenci alınacak. Yarışmada ilk yirmiye giren öğrenciler ise burslu okuyacak.
Lumina Eğitim Kurumları'na bağlı Bükreş ve Köstence'de 15 yıldır eğitim hizmeti veren Uluslararası Bilgisayar Liseleri'nin gördüğü ilgi her yıl artıyor. 15 yıl içinde kazanılan 151 uluslararası madalya ile adeta müzeye dönen okullar, geçen yıl elde edilen 41 madalya ile ayrı bir rekor kırmış. Romanya'nın olimpiyat milli takımlarının belkemiğini bu okulların öğrencileri oluşturuyor.
 
Romanya'nın her bir vilayetinde bu okullara girebilmek için kıyasıya bir rekabet yaşanıyor. Ülke genelinde milli eğitim yetkilileri ile ortaklaşa düzenlenen kabul imtihanı ile en başarılı 300 öğrenci seçiliyor. Bu yılki kabul imtihanı 21 bin başvuru ile rekora koştu. Bükreş ve Köstence'deki bilgisayar liselerinde okuma şansı yakalamak isteyen genç beyinler, 38 ayrı vilayette dün yapılan imtihanda ter döktü. Az sayıda öğrenciye tanınan şansı değerlendirmek isteyen genç beyinler, imtihanın son dakikasına kadar efor sarf etti.
Cihan mikrofonuna konuşan adaylar alışık olmadıkları bu ciddi imtihanı ağır bulsa da, kendi gerçek seviyelerini görmek ve seçkin olimpiyatçılar arasına girebilmek için ideal bir uygulama olarak görüyor.
Veliler de böylesine önemli bir imtihanda çocuklarını yalnız bırakmıyor. İmtihan boyunca yoğun bir heyecan yaşadığını dile getiren Teodora Sebastian, oğlunun Köstence Bilgisayar Lisesi'nde en çok okumasını isteyenlerden. Sebastian bunun sebebini şöyle açıklıyor: "Lumina Eğitim Kurumları'na bağlı okullar aldığı başarılarla eğitim kalitesini ispatladı. Günümüzün okullarında eğitim kalitesi arka planda kaldı ve şiddet olayları arttı. Disiplin ve güven bizi bu okullara bağlayan en önemli faktör."
12 yıldan beri ülke genelinde imtihan gerçekleştirdiklerini söyleyen Köstence Bilgisayar Lisesi müdürü Salih Katırcı, "Bükreş ve Köstence'deki okullarımızın 300 kişilik kontenjanı için her yıl imtihan yapıyoruz. Bu yıl 38 vilayetten 21 bin kişi yarıştı. Bu sınav sonucunda, önümüzdeki dönem okula alacağımız öğrencileri tespit etme imkanımız olacak." değerlendirmesini yaptı. Katırcı, bu organizasyona illerdeki Romen milli eğitim makamlarının destek verdiğini belirtti. (Necdet Çelik, Cihan Haber Ajansı)

13/3/2009

yaşadıklarımızdır bizi bu hale getiren

Yaşadıklarımızdır bizi "biz" yapan... Bizi üzen herşey ama herşey.... veya sevindiren mutlu eden herşey... O'nun izni olmadan olmuyor... O yüzden de yapmamız gereken tek şey var: Lûtfun da hoş, kahrın da hoş... diyebilmek...

Yaşlı kadın, bir antika dükkânından aldığı yüzyıllık fincanı özenle salon vitrinine yerleştirdi. Fincanın biçimi, üzerindeki işlemeler, renkler onun bir sanat eseri olduğunu söylüyordu. Ödediği fiyatı hatırladı; hayır, hiç de pahalıya almamıştı.

Hayranlıkla fincanı seyretmeye devam etti. Derken, birden fincan dile geldi ve kadına şöyle dedi;

"Bana hayranlıkla baktığının farkındayım. Ama bilmelisin ki, ben hep böyle değildim. Yaşadığım sıkıntılar beni bu hale getirdi.

Kadın şimdi hayret içindeydi. Önündeki kahve fincanı konuşuyordu!

Kekeleyerek: "Nasıl? Anlayamadım?" diyebildi yaşlı kadın.

"Demek istiyorum ki, ben bir zamanlar çamurdan ibarettim ve bir sanatkâr geldi. Beni eline aldı, ezdi, dövdü, yoğurdu. Çektiğim sıkıntılara dayanamayıp:

"Yeter! Lütfen dur artık!" diye bağırmak zorunda kaldım.

Ama usta sadece gülümsedi ve "Daha değil!" diye cevapladı beni.

"Sonra beni alıp bir tahtanın üzerine koydu. Burada döndüm, döndüm, döndüm. Döndükçe başım da döndü. Sonunda yine haykırdım:

"Lütfen beni bu şeyin üzerinden kurtar. Artık dönmek istemiyorum!"

Ama usta bana bakıp gülümsüyordu:

"Henüz değil!"

"Derken beni aldı ve fırına koydu. Kapıyı kapayıp ısıyı arttırdı. Onu şimdi fırının penceresinden görebiliyordum. Fırın gitgide ısınıyordu. Aklımdan şöyle geçiyordu: Beni yakarak öldürecek"

Fırının duvarlarına vurmaya başladım. Bir taraftan da bağırıyordum:

"Usta usta! Lütfen izin ver buradan çıkayım!"

"Pencereden onun yüzünü görebiliyordum. Hala gülümsüyor ve "Daha değil!" diyordu.

"Bir saat kadar sonra, fırını açtı ve beni çıkardı. Şimdi rahat nefes alabiliyordum, fırının yakıcı sıcaklığından kurtulmuştum. Beni masanın üstüne koydu ve biraz boyayla bir fırça getirdi.

"Boyalı fırçayla bana hafif hafif dokunmaya başladı. Fırça her tarafımda geziniyor ve bu arada ben gıdıklanıyordum.

"Lütfen usta! Yapma, gıdıklanıyorum!" dedim. Onun cevabı ise aynıydı: "Henüz değil!"

"Sonra beni nazikçe tutup yine fırına doğru yürümeye başladı. Korkudan ölecektim. "Hayır! Beni yine fırına sokma, lütfeeen!" diye bağırdım.

Fırını açıp beni içeri iteleyip kapağı kapattı. Isıyı bir öncekinin iki katına çıkardı. "Bu sefer beni gerçekten yakıp kavuracak!" diye düşündüm. Pencereden bakıp ona yine yalvardım, ama o yine "Daha değil!" diyordu. Ancak bu defa ustanın yanaklarından bir damla gözyaşının yuvarlandığını gördüm.

"Tam son nefesimi vermek üzere olduğumu düşünüyordum ki, kapak açıldı ve ustanın nazik eli beni çekip dışarı çıkardı. Derin bir nefes aldım, hasret kaldığım serinliğe kavuşmuştum. Beni yüksekçe bir rafa koydu ve usta şöyle dedi:

"Şimdi tam istediğim gibi oldun. Kendine bir bakmak ister misin?"

Ona "Evet" dedim.

Bir ayna getirip önüme koydu. Gördüğüme inanamıyordum. Aynaya tekrar tekrar baktım ve "Bu ben değilim. Ben sadece bir çamur parçasıydım."

"Evet bu sensin!" dedi usta. Senin acı ve sıkıntı diye gördüğün şeyler sayesinde böyle mükemmel bir fincan haline geldin.

Eğer seni bir çamur parçası iken üzerinde çalışmasaydım, kuruyup gidecektin.

Döner tezgahın üstüne koymasaydım, ufalanıp toz olacaktın.

Sıcak fırına sokmasaydım, çatlayacaktın.

Boyamasaydım, hayatında renk olmayacaktı.

Ama sana asıl güç ve kuvveti veren ikinci fırın oldu.

Şimdi arzu ettiğim her şey var üzerinde."

Ve ben kahve fincanı, şu sözlerin ağzımdan çıktığını hayretle fark ettim:

"Ustam! Sana güvenmediğim için beni affet!

Bana zarar vereceğini düşündüm.

Beni benden fazla sevip iyilik yapacağını fark edemedim.

Bakışım kısaydı, ama şimdi beni harika bir sanat eseri yaptığını görüyorum.

Benim sıkıntı ve acı diye gördüğüm şeyleri bana verdiğin için teşekkür ederim…

Teşekkür ederim
« Önceki ::








PREKLE.COM - Gercek Pagerank Degeriniz

Uyarı: Sitemiz internet üzerinden gelen kaynakları paylaşmaktatır. Eğer size ait herhangi bir çalışma görürseniz ve burada yayınlanmasını istemiyorsanız lütfen o yazıya ait yorum kısmından bizi uyarın, uyarınız alındığında yazınız kaldırılacaktır.